27 Şubat’tan 19 Mart’a: Söylem, Önyargılar ve Temsil Yetkisi

YÜCEL DEMİRER

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan açıklaması, kendisiyle İmralı’da görüşen DEM Parti heyeti tarafından 27 Şubat 2025’te İstanbul’da okundu.

Öcalan’ın çağrısı sonrasında CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Terör örgütünün silah bırakması ve kendini feshetmesi çağrısı önemlidir. Bu çağrının gereklerinin, muhatapları tarafından yapılmasını ve onbinlerce cana mal olan, ağır ekonomik ve toplumsal tahribat yaratan terörün ilelebet sonlanmasını temenni ediyoruz.” dedi.

18 Mart 2025 akşamı İstanbul Üniversitesi, Ekrem İmamoğlu’nun lisans diplomasının “yokluk” ve “açık hata” gerekçesiyle iptaline karar verdiğini duyurdu. İmamoğlu’nun KKTC’deki Girne Amerikan Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçiş yapmasıyla ilgili “usulsüzlük” iddialarının iktidar medyası tarafından haftalarca köpürtülmesinin ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma bu şekilde sonuçlandı.

Bu gelişme üzerine İmamoğlu lisans diplomasının iptali nedeniyle kampanya sürecinden geri adım atmayacağını açıkladı. Çok sayıda muhalif lider ve kanaat önderi kararı eleştirirken DEM Parti’den konuya ilişkin şu açıklama yapıldı:

“Sayın Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi kararı açık bir hak ve hukuk gaspıdır. Hukuki dayanaktan yoksun olan bu karar yeni bir hukuksuzluk dalgasının işaretidir. İşlem hukuki değil, siyasidir. Siyasi amaçlarla üniversiteyi araçsallaştırmak anlamına gelir. Üniversite yönetimini çeşitli yollarla teslim alarak elde edilen bu karar hem akademi hem de hukuk dünyasına sürülmüş bir kara lekedir. Bir an evvel bu yanlıştan dönülmeli, siyasetin üzerine bir kara örtü serilmesine izin verilmemelidir.”

19 Mart 2025 sabahı İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB Medya AŞ. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İmamoğlu’nun kampanya direktörü Necati Özkan, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ile birlikte çok sayıda kişi gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada “suç örgütü lideri şüpheli” olarak tanımlanan İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu kişiler, bir yandan “terör bağlantısı”, diğer yandan “suç örgütü üyesi olmak, irtikap, rüşvet almak, dolandırıcılık yapmak, ihaleye fesat karıştırmak”la suçlandı. 

Bunun üzerine Diyarbakır’da olağanüstü bir toplantı yapan DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, “Demokratik değerlere sarılarak haksızlığa ve baskıya karşı mücadelemizi yükselteceğiz” sözleriyle gözaltıları kınadı. Tülay Hatimoğulları, “Bu operasyon hukuk sınırlarını tanımayan, siyasi bir operasyondur. Sandık, oy, makam uğruna Türkiye’deki toplumsal gerilim ve kutuplaşmayı onarılmaz bir yere doğru götürmektir” derken, Tuncay Bakırhan da uygulamayı “demokrasiye, halk iradesine yönelik açık bir saldırı” olarak tanımladı ve gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi. TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder ise “Bu tür mühendislik çabaları masa üstünde, kâğıt üstünde rasyonel gözükür fakat halk denen şeyle karşı karşıya geldiğinde sonuçları genellikle bunu murad edenler açısından irrasyonel olur” sözleriyle bu tutumu destekledi.

Birlikte yaşama ümidine dair dayanışma

Toplu gözaltıların hemen ardından sabah saatlerinde Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıkan CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynı akşam Saraçhane’de toplanma çağrısı yaptı. Mitinge on binlerce kişi katıldı. Özel, mitingde yaptığı konuşmada, ardı ardına gelen soruşturmalarla başlayıp, diploma iptaliyle devam eden ve gözaltılarla zirveye çıkan baskıları “19 Mart darbe girişimi” olarak tanımladı. “Bu diktatörlükten, bu tek adam rejiminden bıkan, yoksulluktan bıkan, işsizlikten bıkan, açlıktan bıkan, güvencesizlikten bıkan, gelecek kaygısından bıkan milyonları Pazar sabahı kalkmaya, sokaklara dökülmeye, CHP’lileri bir sandıkta Cumhurbaşkanı adayını belirlemeye, (CHP’li) olmayanları diğer sandıkta dayanışmalarını göstermeye Ekrem Başkan’a, Türkiye’nin gelecek Cumhurbaşkanı’na sahip çıkmaya çağırıyorum” davetini dile getirdi.

İstanbul Valiliği’nin 19-23 Mart tarihleri arasında İstanbul’da “her türlü toplantı, gösteri ve basın açıklaması yasaklanmıştır” açıklamasına rağmen İmamoğlu’nun gözaltına alındığı gün öğle saatlerinde öğrenci protestoları yurdun dört bir yanında başladı. İstanbul Üniversitesi öğrencileri alınan karara ve gözaltılara tepki göstermek için Esnaf Yemekhanesi önünde toplandı ve Beyazıt’a doğru yürüyüşe geçti. Biber gazı ile müdahale edilen öğrencilerinin polis barikatını aşması muhalefet saflarındaki havayı bir anda değiştirdi. Beyazıt Meydanı’nda basın açıklaması yapan öğrenciler destek için Saraçhane’ye ulaştı. Bu eylem hem Saraçhane’deki kitlesel katılımın yükselişinin hem de İstanbul’un diğer üniversitelerinde ve diğer illerde üniversite öğrencilerinin sokağa çıkmasının ve boykot çağrılarının önünü açtı.

İmamoğlu’nun gözaltına alınması sonrasında, 20 Mart günü Tülay Hatimoğulları başkanlığındaki DEM Parti heyeti Saraçhane’yi ziyaret etti. Burada yapılan basın açıklamasında Özgür Özel, “Biz Newroz meydanlarında toplanmayla, Saraçhane’de dayanışma için toplanmayı birbirinden ayrı görmüyoruz. İkisi de kardeşliğe, barışa, birlikte yaşama ümidine dair toplanmalardır, dayanışmalardır.” dedi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da gelişmeleri, “Türkiye’de başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere halkın iradesine yapılmış bir darbe olarak nitelendiriyoruz. Bunu kabul etmek mümkün değildir.” sözleriyle değerlendirdi ve bu saldırıya karşı “topyekûn bir dayanışma içinde” olacaklarını ifade etti.

Dem ve CHP heyetleri Saraçhane’de….

Tuncer Bakırhan 21 Mart’ta Diyarbakır’da yapılan Newroz kutlamasında yaptığı konuşmada İmamoğlu’nun gözaltına alınmasını, “İktidar, hepimizin içinde olduğu uçağı kayyımlarla ve baskılarla, muhalefeti susturarak daha şiddetli türbülanslara sürüklüyor.” sözleriyle kınadı. “İBB Başkanını gözaltına alarak, kent uzlaşısını kriminalize ederek, kayyım atayarak, Rojava’ya saldırarak barışı ve demokratik toplumu oluşturamayız.” dedi. Daha önce hiçbir CHP liderinin yapmadığını yaparak Diyarbakır Newroz’una mesaj gönderen Özgür Özel de “Eşit yurttaşlık temelinde herkesin barış içinde yaşadığı Türkiye’yi birlikte inşa edeceğiz” sözleriyle demokrasi ve kardeşlik çağrısı yaptı.

21 Mart akşamı Saraçhane’deki üçüncü mitingde Özgür Özel, hem Kürt demokratları saygıyla andı hem de Newroz’a ve barışın gerekliliğine bir kez daha değindi:

“Bugün hep birlikte İstanbul’u kimlerle kazandıysak herkes burada. İstanbul İttifakı burada. Sosyal demokratlar, muhafazakâr demokratlar, milliyetçi demokratlar, sosyalist demokratlar ve Kürt demokratlar burada. Bugün yeni bir yıl, yeni bir umut, bahar ve barış umuduyla Nevruz Ateşi’ni yakanlar, üstünden atlayanlar burada. Kürtleri, Türkleri, Nevruz’u kutluyorum. Bugün yolladığımız mesajı Diyarbakır Meydanı’nda okuyanlara seslendiğim gibi Nevruz’u kutluyorum. Kürtlerin Nevruz’unu, Türklerin Nevruz’unu kutluyorum. Yeni yılın, umudun ve barışın önünde saygı ile eğiliyorum.”

Bunun yanında, başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere hapiste tutulan siyasetçi ve kanaat önderlerini selamlarken Ahmet Özer’den şu sözlerle bahsetti: “Tek suçu Kürt olmak, barışı savunmak olan, aylarca iddianame bekleyen, mayısa kadar da davası bekletilen, tek suçu barış savunucusu ve Kürt bir akademisyen olmak olan Esenyurt’un seçilmiş Belediye Başkanı Ahmet Özer…”

Karşılıklı dayanışma 23 Mart günü, İstanbul’daki Newroz kutlamasında da devam etti. Özgür Özel gönderdiği mesajda, “Biz halkız, biz eşitliğe, özgürlüğe susamış milyonlarız. Özgürlük halayına hep beraber duracağımız günler yakındır” umudunu paylaştı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan konuşmasında 2025 yılının “değişimin yılı” olması gerektiğine vurgu yaparak “Ülkeyi yönetenler değişmek zorundadır. Kayyumlarla, gözaltılarla, tutuklamalarla artık halkın iradesini gasp ederek kimse bir yere varamaz.” dedi. İBB operasyonuna tepkisini şu sözlerle ifade etti: “Sayın İmamoğlu’nun ve onunla birlikte tutuklanan tüm arkadaşların yanında olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Kumpaslarla, yargı darbeleriyle kimse halkın oyuyla seçilmiş iradeyi hapsedemez, hapsetmemelidir.”

‘Yol kazaları’na rağmen…

Bu karşılıklı dikkat ve özene uymayan ilk açıklama 22 Mart akşamı Saraçhane mitinginde Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Başkanı Mansur Yavaş’tan geldi. Şırnak’taki Newroz kutlamasına gönderme yaparak ettiği sözler Kürt halkının ve her milliyetten demokratların yoğun tepkisine neden oldu. Ertesi akşam Özgür Özel, Saraçhane’de isim vermeden ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın tepki çeken sözlerinden dolayı özür diledi. Kürtlerden helallik istedi ve Selahattin Demirtaş’a selam yolladı.

‘Yol kazası’ olarak nitelendirilebilecek ikinci açıklama ise DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’dan geldi. Bakırhan, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlayan sokak eylemlerine ilişkin bir soruya şu sözlerle cevap vermişti: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim partimizin böyle bir şeyi yok. Biz eleştiririz bu kararı ama bizim kendi, başka bir meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. Biz barışı toplumsallaştırmaya çalışıyoruz. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”

DEM Parti Erzurum Milletvekili ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş 23 Mart’ta BBC NEWS TÜRKÇE’de yayınlanan demecinde, DEM Parti’nin İmamoğlu sürecinde sessiz kaldığı yönündeki eleştirileri şu sözlerle reddetti: “Bu tepkileri değerlendirme ihtiyacı bile bulmuyorum çünkü basına ve kamuoyuna yansıyan haberlerden bile bizim nerede durduğumuz çok bellidir.” Beştaş, Türkiye’nin en büyük Kürt kenti olarak tanımladığı İstanbul’da yapılan operasyonun önceden planlandığını ve İmralı görüşmeleriyle başlayan sürece karşı bir sabotaj olduğunu düşündüğünü belirtti. İmamoğlu’nun “absürt delillerle tutuklanmasının bir izahı olmadığı”nı ifade eden Beştaş, “Bu tutuklama kararını da kesinlikle kabul edilemez buluyoruz” dedi.

Eylemlerin dördüncü gününün ardından çok sayıda kişi şafak operasyonlarıyla gözaltına alınmaya başlandı. Gözaltına alınanlar arasında sosyalist parti ve çevrelerden isimler ile muhalif gazeteciler de yer aldı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, bu günlerde düzenlenen protestolarda gözaltına alınanların binleri bulduğunu açıkladı. DEM Parti Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, 27 Mart 2025 tarihinde yaptığı açıklamayla gözaltıları sert bir dille kınadı:

“İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer birçok kentte valilikler tarafından gösteri ve yürüyüş yasakları getirilmiş, şehirler polis barikatlarıyla kuşatılmış anayasal bir hak olan toplanma özgürlüğü fiilen askıya alınmıştır. Toplantı ve gösterilere yönelik biber gazı, tazyikli su, plastik mermi ve coplarla yapılan müdahaleler sonucunda çok sayıda yurttaş yaralanmış, işkence vakaları artmıştır… Çoğu üniversite öğrencisi olan yurttaşlara yönelik şafak operasyonlarıyla gözaltılar yapılmış, müdafiye erişimleri kısıtlanmış, uzun gözaltı süreleri ile tutulmuş ve CMK m. 100 hükmü ile sayılan tutuklama koşulları oluşmamasına karşın, gerekçesiz ve matbu kararlarla tutuklanmışlardır. Öyle ki, Silivri Ceza İnfaz Kurumu’nda hali hazırda kapasitesinin üzerinde tutuklu bulunmaktadır. Protestoları takip eden çok sayıda gazeteci gözaltına alınıp tutuklanmış, bir kısmı tutuklanarak itirazlar üzerine serbest bırakılmış ve halkın haber alma hakkı engellenmiştir… Tüm bu gelişmeler, Türkiye’de demokratik değerlerin sistematik olarak tasfiye edildiğini, hukukun tamamen araçsallaştırıldığını ve yargının siyasallaştırıldığını açıkça göstermektedir. Halka rağmen, halkın iradesini gaspla rejimin devamlılığını sürdüreceğini düşünenler bilmelidir ki: Hukuksuz yargı kararları halkın iradesini teslim alamaz! Polis şiddeti ve baskı politikaları, halkın demokrasi talebini bastıramaz! Gözaltına alınan yurttaşlar derhal serbest bırakılmalı, demokratik tepkilerini barışçıl şekilde ortaya koyan yurttaşlara yönelik şiddet ve işkence uygulayan kolluk görevlileri hakkında ivedilikle gerekli cezai ve idari prosedürler işletilmelidir.”

Saraçhane’de ırkçı grupların Kürt karşıtlığı…

Sosyal medyadaki zehirli iklim ve arka planı

İstanbul Saraçhane’de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması sonrası başlayan eylemlerde değişik siyasal aidiyetlerden ve siyasetle ilgisi olmayan yüz binlerce kişi toplandı. Taşınan pankartlardan, atılan sloganlardan, katılımcıların giyim kuşamından, selamlama biçimlerinden türdeş olmadığı anlaşılan ve daha önce alanlarda birlikte görülmeyen bir kitle Saraçhane eylemlerinde buluştu. Ülke geneline yayılan protestolara karşı valiliklerin getirdiği gösteri ve eylem yasakları etkisiz kaldı. Bu tarihe geçecek haftanın ardından eylemlerin farklı biçimlerde ve yerlerde sürdürüleceği açıklanarak Saraçhane eylemlerine 25 Mart 2025 tarihinde son verildi.

Ancak, siyasal temsil düzeyinde, verilen demeç ve yapılan ziyaretlerde, Mansur Yavaş vakası ve Tuncer Bakırhan’ın sözleri dışında dikkat ve özenle yürütülen bu dönemin başta sosyal medya olmak üzere farklı düzlemlerde negatif biçimlerde yorumlanışına sıkça rastlandı. Yukarda verilen uzun özetteki görünüm, sosyal medya mesajlarının bir bölümünde ve bunlara dayandırılan yorumlarda başkalaştı. Liderlik düzlemindeki dayanışmanın etkisiz kaldığı yorumlar okundu. Yazılan sosyal medya mesajları ve onların altına yapılan yorumların girdabı içinde çözüm/barış süreciyle Saraçhane eylemlerinin gündemlerinin ayrı olduğu ve bunların hedef kitlelerinin ayrıştığı iddialarına rastlandı.

‘İmamoğlu operasyonu ve onu izleyen Saraçhane mitinglerinin Kürtlerin barış gündemini sabote etmek amacıyla kurgulandığı’, ‘Kürtlerin iktidarla anlaşıp muhalefeti etkisizleştireceği’, ‘Kürtlerin Saraçhane protestolarına katılmadığı ve iktidar çizgisine iltihak ettiği’ ‘Kürtlerin yerinin Ekrem İmamoğlu’nun peşine takılmak olmadığı’, ‘Kürtlerin Saraçhane eylemlerinin dışında tutulduğu’, ‘CHP’nin ülkücülerin oyununa geldiği ve Kürtlerden destek talep edemez bir konuma düştüğü’ gibi yüzlerce sav dile getirildi. Bunların bir bölümü küfürlü dili ve kutuplaştırıcı içeriğiyle son derece tahripkârdı. Saraçhane eylemlerinde ‘olanlar’, ‘gelmeyenler’, ‘dışlananlar’, ‘ortama yakışmayanlar’, ‘kendi gündemini dayatanlar’ ve benzeri kategorilere ilişkin yapılan yorumlarda bireysel gözlemlerin ve önyargıların etkili olduğu gözlendi. İçerme, dışlama ve yok sayma pratikleri anlık veriye dayalı genellemeler üzerinden tarif edildi. Sosyal medyada örnekleri sıkça görülen bir çokbilmişlik içinde üretilen mesajlar hızla yayıldı. Mesajların altına yazılan zehir zemberek yorumlar ortamı daha da gerdi ve yazının ilk bölümünde detayları verilen siyasal liderler düzeyindeki dayanışmacı ve kapsayıcı söylemi neredeyse gölgede bıraktı.

Bahsedilen sosyal medya örneklerine yanıt, olup biteni anlamaya katkı sunmayan, bahsi geçen sosyal medya mesajlarının düzeyini aşamayan yorumlarla verilmek istendi. Daha önce de örneklerine sıkça rastlanan bir kolaycılıkla konu maaşlı trollerle, elde bilgi olmadan yorum yapma eğiliminin ülkemizdeki yaygınlığıyla, mesaj ve yorumların belli siyasal çizgilere angaje kişilerce yazıldığıyla açıklanmak istendi. Oysa konu bundan daha karmaşıktı. Mesajı alanların bir bölümü ile mesaj verenler arasında bir kopukluk olduğu çok açıktı. Temsil edildiği iddia edilen kitlenin bir bölümü, söyleme ve siyasi duruşa sosyal medya üzerinden tepki gösteriyorsa, siyasal meşruiyetin kaynakları ve liderlerce verilen mesajlar samimi bulunmuyorsa, bu gerçeklik fark edilmeli ve en kısa sürede tartışılmalıydı.

İmralı görüşmeleriyle aynı döneme denk gelen Saraçhane direnişine katılım tartışmalarından geride kalan sorulara dair bütünlüklü bir yaklaşım geliştirilmesi, sol muhalefet içi iletişimin selameti ve önümüzdeki dönemdeki benzeri durumlara deneyim aktarma ihtiyacı açısından önümüzde duruyor. Bu bağlamda yazının devamında; ‘Saraçhane direnişi Kürtlerin aleyhine mi, lehine mi?’, ‘Bu eylemler Kürtleri ilgilendirir mi, ilgilendirmez mi?’, ‘Bazı ırkçı kesimlerin Kürtleri Saraçhane eylemlerinin dışına itme çabasından CHP sorumlu tutulmalı mı?’, ‘Irkçı söylem ve yönlendirmeler milyonlarca insanın iktidara yönelttiği itirazın bütününü temsil edebilir mi?’ sorularını tartışırken işlevli olabilecek birkaç nokta işaret edilecektir.

Yazının geride kalanında değinilen konular, sol siyasal iradenin benzeri durum ve ortamlarda çoğul bir kitleye etkili ve doğru bir biçimde iletilebilmesi, sol içi önyargıların kolektif eylemselliğin önünü kesmesinin engellenmesi, soldaki komşu parti ve gruplara ilişkin negatif algıların burjuvazi tarafından derinleştirilmesinin önüne geçilmesi ve bir bütün olarak gelecek ortak mücadelelerde iktidarın manipüle edemeyeceği sağduyulu yaklaşımların geliştirilmesi açısından önemli bulunan izlekler olarak önerilmiştir.

Newroz’da Mansur Yavaş’a yanıt….

Siyasal söylem ile sokaktaki gerçeklik arasında…

Dil, düşünceyi ifade etme, iletişim ve etkileşim kurma aracıdır. Dilin bütünlüklü bir tutumu ifade edişi, bir sosyal ya da siyasal duruşa çerçeve kılınması ve bu yolla güç ve denetim aracı işlevi görmesi amacıyla kullanılması söylem olarak tanımlanır. Söylem hem toplumsal bağlamı biçimlendirmekte hem de onun tarafından biçimlendirilmektedir. Özgül bir durum ve ortamda üretilen söylemden söz edildiğinde, anlık iletişimin ötesine geçen, dilden daha fazlasını kapsayan toplumsal bir süreçten bahsedilmektedir. Çünkü dilde anlamlar izole bir ortamda oluşmaz. Toplumsal dinamiklerin, dil dışı girdi ve simgelerin etkin olduğu bağlamlarda oluşturulur. Söylem denildiğinde her zaman dilden daha fazlasını içeren sosyal bir süreçten bahsedilmektedir (Lemke 2005: 7). Bu nedenle, söylem ile söylemin sahada, sokak düzeyindeki nasıl yönetildiği arasındaki ilişki siyasal araştırmaların en ilgi çeken konuları arasında yer almıştır.

Bir siyasal tutumun samimi niyete ve kolektif enerjiye rağmen siyasal pratiğe yansıtılamadığı, pratiğe dökülmek istenen fikrin gündelik yaşamları ve hayatın yeşilini es geçtiği deneyimler hayli çoktur. Siyasal tarihte pek çok defa görüldüğü gibi, üretilen söylem ile sokaklardaki gerçeklik arasındaki mesafenin siyasal pratiği başarısız kıldığı sayısız örnek mevcuttur.

Söylem ve eylem arasındaki bağlantının koptuğu durumlarda, siyasal iradenin kapsama yönündeki niyet ve gayretine rağmen, uygulamaya yön verecek aktörlerin sahadan dışlanması ya da onların kendilerinin dışlandıkları izlenimine sahip olmaları etkili olmuştur. Siyasal söylem düzeyinde söz yetkinlikle kurulmuş olsa dahi, mesajın eyleme hayat verecek aktörlerin pratik, gündelik yaşamına dokunmada başarısız ve sokak düzeyindeki gerçekliğe uzak kalışının, atılmak istenen somut adımı engellediği görülmüştür.

27 Şubat’tan 19 Mart’a ve sonrasında yaşanan süreçte, liderler düzeyinde üretilen dikkatli ve karşılıklı saygıya dayanan siyasal söylem ile sokak düzeyindeki gerçeklik arasında bir mesafe oluştuğu görülmüştür. Bu mesafeyi oluşturan en önemli etken, Türkiye’nin Kürt meselesinin uzun bir tarihsel döneme yayılmış ve kökü derinlere giden çetin gerçekliğinin siyasal kurmaylıklar düzeyindeki yapıcı söylemle aşılacağının düşünülmesi yönündeki aşırı iyimserlik olmuştur. Ancak, toplumsal bir zemini olan, uzun döneme yayılmış bir çatışma gerçekliğine dar bir yönetebilirlik umuduyla yaklaşılması ve çatışmanın sadece özenli bir söylemle kuşatılabilir olduğunun düşünülmesi yukarda bahsi geçen sosyal medya hesaplarında hâkim olan dağınık ama etkili itirazları beraberinde getirmiştir.

Yazının başında uzunca bir özeti verilen, değinilen Mansur Yavaş ve Tuncer Bakırhan kazaları dışında açık vermeyen dengeli söylemin, bu iki tarihsel eşik arasındaki örtüşmeyi yönetme konusundaki başarısızlığı, kitle düzeyinde bir ‘sahicilik’ ve ikna problemi yaşandığını açıkça ortaya koymuştur. Dolayısıyla, bu yazı boyunca odaklanılan çakışmadan doğan gerilim yönetilirken neyin eksik bırakıldığı, kurulan sözün eyleme yansıtılması için nelerin yapılmış olması gerektiği tartışılırken, politik-ideolojik boyut yanında, bir ‘sahicilik ve şeffaflık’ sorgulaması da birlikte yürütülmelidir. CHP yönetiminin Kürt meselesi konusundaki reddetmeden devraldığı problemli mirasın yıllar ötesinden gelen etkisinin, Saraçhane’de kurulan özenli dil ve saygılı siyaset tarzıyla unutturulması umudu duvara çarpmış görünmektedir. Buna paralel olarak, Erdoğan rejiminin siyasal ömrünü Kürt oylarına dayanarak uzatma niyeti toplumun tüm kesimlerince bilinirken, DEM Parti kurmaylarının tüm nezaket ve inceliklerine rağmen böyle bir durum yokmuşçasına söz kurmaları ve bu duyarlığa yeterince değinmemeleri, sosyal medyada izlenen çatlağın en önemli nedenlerinden biri olmuştur.

‘Vitrin siyaseti’nin kifayetsizliği

DEM Parti ve CHP siyasal kurmaylıklarının salt söyleme dayalı gayret göstererek aşamadığı bir diğer önemli sorun, uzun yıllara dayanan çatışma ikliminden geride kalan önyargıların gündemi etkileme kapasitesi olmuştur. Önyargılar kişinin insan grupları hakkındaki bilgi, inanç ve beklentilerini de içeren düşünsel yapılardır. Önceden edinilmiş, olumlu ya da olumsuz hazır tanımlar, toplumsal yaşam içinde bilgi işlemenin tüm aşamalarında belli konulardaki pozisyonlarımızı belirlememizde etkili olur. Hatta anlam üretme süreçlerinde sağladığı hızlandırma etkisi ile avantaj da sağlarlar. Ancak toplumsal kutuplaşmanın ileri boyutlarda yaşandığı, kökü derinlere inen büyük ölçekli sorunların kuşaktan kuşağa devredildiği Türkiye gibi ülkelerde klişelerin ve önyargılı yaklaşımların adaletsiz eylem ve ayrımcılıkları haklı göstermek için sıkça kullanıldığına tanık olunmuştur.

27 Şubat’tan 19 Mart ve sonrasına uzanan süreçte, Türkiye’de Kürt halkının karşı karşıya kaldığı uzun yıllara dayalı ayrımcılık ve baskıdan günümüze kalan önyargıların toplumsal yaşam içindeki güçlü etkisi bir kez daha hissedilmiştir. Ayrımcılığa dayalı klişe ve önyargılar bu dönemde de siyasal alandan gönderilen sağduyulu mesajların toplumsal ilişkilerin derinliklerine nüfuz etmesine engel olmuştur. Böylece, Kürt meselesinden doğan duyarlılıkları cevaplamanın vitrin siyasetinin ötesine geçen yoğun ve şeffaflığı önceleyen bir emek gerektirdiği bir kez daha açıkça görülmüştür.

Kalıcı bir mücadele birliği için…

27 Şubat’tan 19 Mart ve sonrasına ilerleyen dönemde sosyal medya üzerinden oluşturulan alternatif gündem, bu ortamda hızla oluşan hasmane ve etkili girdaplar ve bu iletişim kanallarının güçlü siyasal işlevi konunun uzmanlarının ilgisini davet etmektedir. Siyasal seçkinler tarafından verilen mesajın, hiçbir temsil kapasitesi olmayan ve sadece kendi gözlemi üzerinden görüş ifade eden kişilerce yazılan sosyal medya yorumları tarafından dikkate değer bir düzeyde hırpalanmış oluşu; ‘siyasal aktör’ün kim olduğu, ‘yetki’nin nerden alındığı, ‘siyasal meşruiyet’in kaynağının nerede başlayıp nerede bittiği konusunda bir dizi yeni tartışmayı çağırmaktadır. Sadece bu konuya ayrılmış bir yazıyı gerektiren bu konuda, iletişimin neden aksadığına ışık tutabilecek bir yaklaşımın altının çizilmesi faydalı olacaktır.

Bu tartışma için Erving Goffman’ın “çerçeve analizi” kullanışlı kavramlardan biri olarak işaret edilebilir. Goffman’a göre kişi çevresinde olup biteni anlamlandırmak için sürekli olarak “Burada ne oluyor?” sorusunu sormaktadır. Goffman’ın tanımına göre anlam çerçeveleri, sosyal durumları anlamlandırmak için kullanılan ve tarihsel/kültürel birikim üzerinden şekillenmiş şemalardır. Kişi gündelik hayatını yaşarken bu soru için derlediği yanıtları anlam çerçeveleri içine yerleştirerek değerlendirir. Bu yazıda tartıştığımız konuya bu anlam çerçeveleri üzerinden baktığımızda, yukarda demeçleri verilen siyasal liderler ile Saraçhane’deki direnişe katılmaktan bilinçli kararıyla geri duran kitlenin “Burada ne oluyor?” sorusuna verdikleri yanıtların birbirinden farklı olduğunu düşünmek mümkün görünmektedir.

Yazı boyunca tartışılan düzlemler arası farklılaşmanın gerekçelerinin önce anlaşılması ve sonra da siyasal alanda bu çoğul kitlenin ulaşılabilir hale getirilmesi, parti liderlerinin okuduğu metinleri yazanların dengeli söylem üretme çabalarından çok, kitlenin “Burada ne oluyor?” sorusuna verdiği cevabın anlaşılmasından geçmektedir. Ancak oturma odalarında ve iş yerlerinde yapılan sohbetlerde gündeme gelen kaygılar lider konuşmalarına iyimser eleklerden geçirilmeden yansıtıldığında ve sosyal medya hesabından koyu ve köşeli yorumunu dolaşıma sokan bireyin algı çerçevesi anlaşıldığında, samimi arayışlar içinde kafası karışanlarla troller arasına net bir çizgi çekilecek ve mücadelede sağlıklı ve kalıcı bir birlik sağlanması yolunda ilerlenebilecektir.

Kaynaklar:

Goffman, Erving. 1986. Frame Analysis: An essay on the Organization of Experience. Boston: Northeastern University Press.

Lemke, Jay L. 2005. Textual Politics: Discourse and Social Dynamics. London: Taylor & Francis.