FATİN KANAT – ÖMER LEVENTOĞLU

Çorum İskilipli Yusuf Zontur, İsmail Beşikçi’nin ilkokul arkadaşıdır. Almanya’ya o büyük işçi göçünün olduğu yıllarda o da genç yaşta bu furyaya dâhil olur. Bir fabrikada çalışmaya başlar. Fabrikada çalışanlar arasında Kürtler de vardır. Gurbet ve memleket hasreti başlı başına bir derttir ama yabancılara yönelik nefret dalgası Alman ve Avrupalı olmayanlar arasında ayrım yapmamaktadır. Bu diyarlardan oralara savrulanlar, aşağılanma ve dışlanma çoğaldıkça, ister istemez daha çok yakınlaşırlar. Yıllar birbirini kovalar. Yusuf, Kürtler arasında ikide bir “Beşikçi” diye birinden söz edildiğini fark eder. Benzerlik dikkat çekici olsa da ilkokul arkadaşının Kürtlerin diline doladığı kişiyle bir alakası olduğuna ihtimal vermemektedir. Ama Beşikçi adı, her geçen gün daha fazla kulağına çalınmaya devam etmektedir. Kürt işçiler arasında, “Beşikçi şöyle dedi, Beşikçi şundan söz etti, şunu yazdı.” gibi konuşmalar artınca dayanamayıp birine sorar:
– Sık sık Beşikçi diye birinden söz ediyorsunuz, kim bu Beşikçi, nereli?
– Çorumlu.
– Yaa, neresinden?
– İskilipli…
Şaşırır Yusuf, “Bu, bu bizim İsmail yahu.” der.
Bizimle yaptığı söyleşide söylemişti: “Ben, bizim İsmail’in meğerse ne kadar önemli, ne kadar cesur, dirayetli ve vicdan sahibi biri olduğunu Kürtlerden öğrendim. Sonra, inandığı doğrular uğruna ödemeyi göze aldığı bedelleri de takip ettim bir bir. İlkokul arkadaşımla gurur duydum.”
İsmail Beşikçi’nin yaşamı ve mücadelesini esas aldığımız belgesel çalışmamızın adını, BİZİM İSMAİL koymamızın nedeni bu öyküydü. Aslında, filmin ismi, her ne kadar Kürtlerin Beşikçi’yi “Bizim İsmail” duygusuyla sahiplenmelerine gönderme yapıyor izlenimi verse de ismin hikâyesi gerçekte böyle bir anıya dayanıyor; ne ki ziyanı yok, çünkü her iki anlamı, her iki duyguyu da fazlasıyla karşılıyor; “Bizim İsmail.”
Beşikçi geleceğe mektup yazsaydı…
İsmail Beşikçi’yi bir dergi yazısıyla anlatabilmenin zor, hatta imkânsız olduğunu anlatmaya hacet yok elbette. Zira o, birkaç kuşağın birden ezberini bozan bir bozguncu, 68 ve 78 fırtınasından etkilenen devrimci atmosferin kendisinde devrime ihtiyaç olduğunu hatırlatan bir felsefe, sosyolojinin en tehlikeli sularına dalan bir bilim dalgıcı, kuşakların bilincine “olmadık” fikirler eken bir “ekinci”, eğer bir “bilim ahlakı” varsa onu temsil eden bir düşünce emekçisi… Dolayısıyla bir Beşikçi biyografisi fikri ortaya çıktığında, olsa olsa ancak bir kısa epizot anlatısının mümkün ve olanaklı olduğu fikrinden yola çıkıldı. Yönetmenler Önder İnce ve Fatin Kanat, görüntü yönetmeni Bora Balcı ve çok daha sonraları ekibe katılan editör Ömer Leventoğlu olarak bizler, Beşikçi’yi, diyelim ki geleceğe bir mektup yazsaydı neler anlatırdı sorusuna cevap arayan bir kurguyla, “Bizim İsmail” belgeselini yaptık.
Dedik ya, sonuçta bu bir epizot, dolayısıyla onun hikâyesinin tamamı değil, ancak belli kesitler anlatılıyor belgeselde. Zira Beşikçi’nin “sosyoloji”den ne anladığını, bilim ahlakının onun için ne ifade ettiği, Beşikçi külliyatının Kürdoloji çalışmaları kapsamında ortaya çıkan literatürde neleri kapsadığı gibi soruları sormak ve cevaplamak bu belgeselin hem niteliğini hem de olası amacını çok aşacaktı. Beşikçi’nin katıldığı son festivalde, yani FilmAmed film festivalinde de söylediği gibi, “Bizim İsmail” belgeseli, sadece “Bu Beşikçi kimdir, neler yapmış?” gibi merak uyandırıcı ve izleyenlerin bu soruların peşine düşmesini teşvik edici bir rol oynayabilirdi, bizim de iddiamız bundan ötesi değildi.

Ödüller ve ödülden kıymetli sözler
Uluslararası Duhoq Film Festivali ve Londra Kürt Filmleri Festivali’nde jüri özel ödülleri alan Bizim İsmail, yarışma dışı ve yarışma olmayan festivallerde de izleyiciyle buluştu. Amed Belgesel Film Festivali’nde Ortadoğu Sinema Akademisi Özel Ödülü, İsmail Beşikçi adına verildi. Süleymaniye Film Festivali’nde ise Ahmet Kaya Ödülü yine İsmail Beşikçi adına takdim edildi. Berlin, Köln, Hangi İnsan Hakları ve İşçi Filmleri Festivalleri de dâhil, birçok festivalde, birden fazla salon ve yerde gösterildi.
Seyirci ilgisi ve gösterimlere katılım da beklediğimizden iyiydi. Kimi gösterimlere İsmail Hoca ile birlikte katılmış, film sonrası söyleşileri de yine birlikte yapmıştık. Ama ilk gösterimimizi yaptığımız Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterim sonrası yapılan söyleşinin ardından fuayede, orta yaşlı bir Türk kadınının yaklaşımı ve bizimle paylaştığı izlenimi, bizim için gerçek bir ödül değerindeydi:
– Size bir şey söyleyebilir miyim?
– Elbette, buyurun.
– Ya ben Beşikçi adını duyduğum zamanlar, aman işte yine propaganda yapıyorlar, der geçerdim. Filmin festivaldeki gösterimini fark ettiğim zaman, bir kere izle bakalım, dedim kendime. İzledim ve anladım ki haksızlık etmişim. Çok iyi, çok önemli bir film yapmışsınız. Kutlarım.
Bu ifade, aslında bizim için ödülden de kıymetli bir ifadeydi. Biz İsmail Beşikçi’yi bilenlere, yakından tanıyanlara değil, öyle ya da böyle duymuş, hakkında birkaç kelime de olsa okumuş olanlara bir film yaptık.

Amed notları…
Uluslararası Amed Film Festivali öncesinde İsmail Hocamızla birlikte epeyce gösterim sonrası söyleşiye katılmıştık ve bu söyleşilerin hepsi oldukça dolu ve keyifli geçmişti. Genelde Önder İnce ve ben Fatin Kanat önden söz alıyor, filmin hikâyesine, dert edindiği meseleye dair bir çerçeve çiziyor ve sözü Hoca’ya bırakıyorduk. Sonra seyircilerin sorularına geçiyor ve söyleşiyi tamamlıyorduk. Ama Amed’deki gösterimde beklemediğimiz bir şok yaşadık. O günkü izlenimlerimi şöyle kaleme almıştım:
İsmail Hocamızı, 26 Eylül akşamüzeri Aşti’den aldım. Keyifliydi Hoca, birlikte akşam yemeği yedik, kısa bir kahve çay faslından sonra odasına çekildi ve her zamanki gibi erken uyudu.
9. FilmAmed Belgesel Film Festivali’ne davetliydik. 27 Eylül Cumartesi 16.00’da Bizim İsmail’in gösterimi vardı. Heyecanlıydı Hoca, Amed’in ismi yetiyordu bu heyecan için. Sabah keyifli bir yolculuk sonrası Amed’e vardık. Festival ekibi karşılayıp kalacağımız otele götürdü bizi.
Kahvaltı sonrası dinlendik biraz. Dr. Genceddin Hoca otele uğradı. Öğlen ısrarımıza rağmen bir şey yemedi Hoca. Sonra birlikte gösterimin yapılacağı salona geçtik. Gösterim öncesi, dostlarla, belgeseli izlemeye gelenlerle yine keyifli bir zaman geçirmiş olduk.
Film ilgiyle izlendi. Ardından yönetmen Veysi Altay film sonrası söyleşinin moderatörü olarak, Hoca’yı, beni ve editörümüz Ömer Leventoğlu’nu, kısa bir girişten sonra sahneye davet etti. Hoca’nın Amed’de olmaktan kaynaklı heyecanını, filmdeki Amed içerikli yaşanmışlıklardan da etkilenmiş duygusallığını fark edip kısa bir değerlendirmeden sonra mikrofonu Hoca’ya verdim.
Ortak söyleşi konusunda bayağı bir deneyimimiz vardı aslında. “Yorulma Hocam, sandalyeye otur.” ısrarımıza aldırmadı. Konuşmasına ayakta devam etti. Biraz sallandı, bana yaslandı, “Hocam sandalye.” dedik, “Hayır.” dedi. Sonra dil de sürçtü biraz. Beyin kanaması başlamış, Hoca, “Sorun yok.” diyor, bir yandan, ambulanstan, hastaneye gitmekten söz açılıyor, “Gerek yok.” diyor yine.
Salonda bulunan Dr. Genceddin ve Dr. Belgiz’in ilgisi ve ısrarıyla hastaneye gitmeme tavrı deliniyor. Ambulansa birlikte biniyoruz. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil bölümünde genç asistanlar, genç uzman doktorlar karşılıyor bizi.
Hepsine, salondaki hekimler de dâhil, müteşekkiriz. Hoca’yla ilgilendiler, hızlı müdahalelerde bulundular. Kanamanın devam etmediği, kafatası içinde bir basınç oluşmadığı için şimdilik cerrahi müdahale düşünülmediğini, sağ tarafta gözlenen kısmi felç durumunun, beyinde oluşan kanamanın dağılmasıyla adım adım düzelebileceğini, ama bütün bunların hayati riskin ortadan kalktığı anlamına da gelmediğini söylediler. İlk 24 saatin önemini de vurgulayarak…
Belgeseli izleyen, haberi duyan, Hoca’yı seven hemen herkes hastane önüne aktı. FilmAmed ekibi, yönetmenler, gösterimden sonra söz alıp röportaj hazırlığı yapan çok sayıda gazeteci; iş ve siyaset dünyasından pek çok isim, Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Serra Bucak ve Belediye bürokratları, Tabip Odası Başkanı Veysi Ülgen ve oda yönetimi, İHD yöneticileri, Sezgin Tanrıkulu ve CHP yöneticileri, milletvekili Saliha Aydeniz ve Dem Parti yöneticileri; Bayram Bozyel, M. Can Azbay ve farklı Kürdi partilerin yöneticileri, sendikacılar, Ahmet Kani, Nezir Çetin ve İsmail Beşikci Vakfı şube yöneticileri saatlerce hastane önünde beklediler.
Bilimsel inadıyla dünya çapında tanınan ve takdir edilen, çarpıtılmış, yalanlarla örülü resmî tarihi tersine çeviren ve bu vicdanlı duruşuyla ağır bedeller ödeyen; bütün bu süreçte pek çok badire atlatan sevgili Hocamız bu son badireyi de atlatır diyelim.
Atlatması için yüreğimizde şekillenen bütün iyi dileklerimizi dillendirip göğe salalım, havaya, suya, toprağa bulayalım. Dallara, şallara, sallara bağlayalım…Sevgili Hocam, yazdığın, soruşturmaya uğramış, 32’si toplatılmış, 36 kitap aşkına, hakkında yazılmış kitaplar aşkına, yarım kalmış bir sözün yok gerçi ama, Amed’deki sözünü de tamamla. Acıyı ballandıran, insanın içini ısıtan o gülüşünü eksik etme bizden…

İsmail Beşikçi kimdir?
Bu son badireyi de atlatıp yaşama tutunan Beşikçi Hoca’daki beyin kanaması kaynaklı kısmi felç durumu yavaş yavaş düzeliyor. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde FTR bölümünde tedavisine devam edilen Beşikçi, ilköğrenimini İskilip’te, ortaöğrenimini ise Çorum Lisesi’nde tamamladı. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyeti öncesinde bir süre Elazığ’da kaymakamların yanında staj yaptı. O yıllar Kürtlerin Türklüğü üzerine yoğun bir resmî propagandanın yapıldığı yıllardı. Kaymakamla Kürtçe konuşan köylüler arasında bir tercümanın bulunması ve konuşulan dilden hiçbir şey anlamadığını fark etmesi, resmî yalan ve çarpıtmalarla yüzleştiği ve bu büyük yalanın nedenini sorguladığı ilk ciddi deneyimi oldu. Kaymakamlığın ilk aşaması olan maiyet memuru olarak Çorum’a atandı. Üç aylık maiyet memurluğu deneyimi, bu mesleğin kendisine göre olmadığını anlaması ve istifa etmesiyle sonuçlandı. Ardından Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde asistan olarak akademik hayatına başladı.
1965-1971 yılları arasında Erzurum’da sürdürdüğü akademik çalışmaları sırasında “Alikan Aşireti Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme” başlıklı doktora teziyle Türkiye’de sosyoloji bilimine önemli katkılarda bulundu. Yazdığı makalelerde Kürtlerden bahseder oluşu, dünya çapındaki 68 hareketinden de etkilenen, ret-inkâr-asimilasyon kıskacında dönenen ve buna dair itirazı dillendiren “Doğu Mitingleri” üzerine yazdıkları ve Kürt meselesine ilgisi kısa sürede hedef hâline gelmesine yol açtı. Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki görevine bu nedenle son verildi. Danıştay’da açtığı davayı kazanmasına rağmen göreve iade edilmedi. Aynı süreçte, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin açmış olduğu asistanlık sınavını kazandı ve Ankara’ya döndü. 12 Mart 1971 askerî darbesi sonrası, Marksist propaganda yaptığı iddiasıyla göz altına alınıp Diyarbakır’a götürüldü. Tutuklandı, hakkında davalar açıldı ve üniversiteyle ilişiği kesildi.
Beşikçi, özellikle Kürt sorunu üzerine yaptığı araştırmalar ve yazılar nedeniyle hayatı boyunca yoğun baskılarla karşılaştı. Sekiz kez cezaevine girip çıkan Beşikçi, toplamda 17 yıl 3 ayını cezaevinde geçirdi. 1999’a kadar süren davalar sonucunda kendisine 100 yılı aşkın hapis ve yüksek para cezaları verildi. Çalışmalarının büyük bölümü yasaklandı; yayımladığı soruşturmaya uğramış 36 kitaptan 32’si toplatıldı.
Yaptığı çalışmalar özellikle Kürt gençliğini kendi halkının ve ülkesinin meseleleri hakkında aydınlanmasına, olgulara eleştirel bakabilmesine, resmî ideolojiden uzak durmasına büyük bir katkı sundu. Hoca’nın şöhreti ve yarattığı efsanevi etki ile onun gösterişsiz, lüksten, maddiyattan uzak yaşamı arasındaki zıtlık, ona duyulan sevgi ve saygıyı daha da büyüttü.
Akademik ve entelektüel yaşamında bilimin özgürlüğünü, resmî ideolojinin sorgulanmasını, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan Beşikçi, “Sarı Hoca” lakabıyla Kürt halkının gönlünde taht kurdu. Bir Türk aydını olarak kendisine sunulabilecek bütün konfor alanlarını reddetti. Amed zindanı, dert edindiği meselenin, Kürt meselesinin, uzun ve tarihsel bir geçmiş olduğunu görmesine, bu mesele üzerine daha derinlikli araştırmalara yönelmesine yol açtı. Resmî yalan ve çarpıtmaları deşifre eden çalışmalara imza attı. Kendini, âdeta sömürgeleştirilmiş ve parçalanmış Kürdistan’a ve Kürdistan halkının hakları ve taleplerini uğruna yürütülen mücadeleye adadı. Ona yakıştırılan “Kürt Milliyetçisi” tanımından rahatsız olmadı ama böyle bir çerçeveye sığdırılamayacağını, Ermeni meselesine bakışıyla, İttihat Terakki öncülüğünde gerçekleşen soykırımda Kürtlerin payı ve rolü üzerine yaptığı eleştirilerle göstermiş oldu.
Ulusal ve uluslararası alanda birçok ödüle layık görülen Beşikçi’ye, 2012 yılında “Uluslararası Hrant Dink Ödülü”, 2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi tarafından “fahri doktora” unvanı verildi. 2014’te ise Ermeni Soykırımı üzerine çalışmaları nedeniyle Batı Ermenileri Kongresi ve Erivan Devlet Üniversitesi tarafından “Kevork Surenyants Nişanı” ile onurlandırıldı.
Avrupa ülkelerinden, yürüttüğü çalışmalara destek için verilen para ödüllerini, “Kürdistan’ın bölünüp parçalanmasında ülkelerinizin de önemli bir rolü var.” gerekçesiyle geri çevirdi.
Yaşamı boyunca Hoca’nın yanında olan ve neredeyse Hoca’yla birlikte aynı bedelleri ödeyen eşi Leman Abla’yı da sevgi, saygı ve özlemle anmış olalım. Kendisiyle çok kıymetli bir röportaj yapmıştık. Ama ne yazık röportajın kaydını yedekleyemeden, evime yapılan bir baskında el konulan bilgisayarımla birlikte kaybettik. Üç yıl sonra bilgisayarımı geri verdiler, ancak kayda tekrar ulaşamadığım için belgesel çalışmamızda Leman Abla’ya hak ettiği yeri veremedik. O röportajda şöyle demişti Leman Abla:
“Bunun eline (Hoca’yı kastederek), para vermeyeceksin. Parayı görünce koşuyor; kitap, kitap, kitap. Başka bir şey bildiği yok.”
İsmail Hoca’mızın bir an önce sağlığına kavuşmasını ve aramıza dönüp, yarım bıraktığı işlere sarılmasını dört gözle bekliyoruz.
