SÖYLEŞİ: ELİF EKİN SALTIK

2015-2016 yıllarının Sur’un taş duvarlarına sinen o acı kışı hafızamızda silinmez bir izle mühürlüdür. O kışın en keskin anılarından biri ise pembe montlu kız çocuğudur. Çatışmanın gölgesinde zırhlı bir aracın demirden sesiyle kuşatılmış bir kız çocuğu silüeti… Çocuğun kıyafetlerini çıkarmasını emreden her anons bir vicdan yıkımı gibi yankılanırken, o anlar, belleğimizin en derin mahzenine kazınmış bir “utanç arşivi” olarak durur.
Adına tam manasıyla “barış”, “çözüm” diyemediğimiz bu ince süreçte, o kadim görüntü yeniden yüzeye vurdu, tıpkı toprağın kabul etmediği bir sır gibi. Bu vicdan yorgunluğu, kimileri için geçmişle hesaplaşma çağrısı, kimileri içinse havada asılı kalan gizli bir tehdit fısıltısı oldu belki. Ama en önemlisi o pembe mont, unutmayı seçenlerin üzerine bir sis gibi çöktü; dili düğümlenenin düğümünü çözmeye, suskunluğun kalın perdesini yırtmaya zorladı. O kız çocuğu yeniden, görülmeyeni gösteren bir sembol olarak karşımızda duruyor.
Tam da böylesi bir zamanda gazeteci Azad Altay’ın Diyarbakır’ın tarihî Sur ilçesinde 2015-2016 yıllarında yaşanan çatışmalar ve sonrasındaki yıkım ve yeniden inşa sürecini konu edinen Bîra Sûrê (Sur’un Hafızası) belgesel filmi 9. FilmAmed Belgesel Film Festivali’nde ilk gösterimini gerçekleştirdi. Bölgenin kolektif hafızasını ve direnişini geleceğe taşımayı amaçlayan Altay, yaptığımız söyleşide, Sur’da yaşananları neden belgesel yoluyla anlattığını, çekimlerin zorluklarını, filmin hedeflerini ve karşılaştığı eleştirileri samimiyetle anlattı.

– Bir gazeteci olarak, Sur’da yaşananları sadece haberleştirmek yerine, neden bir belgesel film çekme ihtiyacı hissettiniz?
Aslında bir haberle ortaya çıktı. 2015-2016 sürecinden sonra ben Diyarbakır’dan ayrıldım ve 2019 sonlarına doğru yeniden geldim. 2020 sonları 2021 başlarında, cezaevi mimarisinde inşa edilen o yeni yapıların hava görüntüsüne dair bir fotoğraf elimize ulaştı. Ve o fotoğraf üzerinden “bir cezaevi” diye haber yaptık. Daha sonra birkaç haber daha yaptık. 2015-2016 sonrası Sur’un altı mahallesi abluka altındaydı ve saclarla kapalıydı. İnsanların da merak ettiği, her gün yanından geçtiği bir mekândı. Dolayısıyla o mekânı biraz görünür kılmak istedik. Ancak haberin etkisi kısa sürüyor. Yani bir hafta, iki hafta, üç hafta… Dolayısıyla bu etkiyi kalıcılaştırmak, biraz daha o hafızanın nasıl hedef alındığını göstermek, o yıkımı, o hafızasızlaştırmayı biraz daha geleceğe taşımak için belgesel çalışmasının yapılmasına karar verdik.
Amacımız da zaten her gün, her hafta biraz daha değiştirilen, dönüştürülen mekânın nasıl değiştirilip dönüştürüldüğünü geleceğe aktarmak, insanlara duyurmaktı.
Hafıza kavramı ve Sur
– Belgeselin adında da geçen “Hafıza” kavramı sizin için ne ifade ediyor?
Hafıza ve Sur üzerinden biraz gidersek; Sur sonuç itibarıyla Diyarbakır denilince ilk akla gelen bir ilçe. Hem tarihî dokusuyla hem de içerisinde yaşayan insanlar itibarıyla önemli bir kent. Birincisi, binlerce yıllık tarihiyle birçok halkın bir arada yaşadığı bir hafızayı temsil ediyor. İkincisi ve önemli kısmı da şu ki; Sur, 1990’lı yıllarda köy boşaltmaları sırasında göçe zorlanan insanların gelip yerleştiği bir yer. Dolayısıyla hafızadan kastımız biraz da oydu. O kentte ikinci göçü o insanlara yaşattılar ve bir tarihi hedef aldılar. Yani Sur’un hafızası dememizin nedeni de biraz aslında oydu.
– Sur’daki yasaklı ve yıkılmış bölgelerde çekim yapmak ne gibi zorlukları beraberinde getirdi? Özellikle bu zorlu süreçte sizi motive eden neydi?
Beni motive eden şeyi baştan söyleyeyim: O hafızayı geleceğe taşımak. Bir beş yıl, on yıl, yirmi yıl sonra bu kente gelen insanların “Evet, Sur burasıdır.” dememesini sağlamaktı aslında. Bir de orada, o yıkımı yaşayan insanların hâlâ topraklarında ısrar etmesi, hâlâ gelip oraya yerleşme isteği…
Belgeselin çekimleri yaklaşık beş yıl sürdü. İzin günlerimin birçoğunu Sur’da geçirdim. Abluka altındaki altı mahalleden bahsediyoruz. Bu son bir iki yılı çıkarırsak oraya girişler yasaktı, engelleniyordu. Kimi zaman gözaltı tehdidiyle karşılaştık. Kimi zaman sacların arasındaki bir boşluğu bulup yasaklı mahallelere girip gizliden kayıt aldık. Kimi zaman da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan gelen bir gazeteci olarak ya da kameraman olarak kendimizi tanıtıp çalışmayı öyle yürüttük.

– Çekim sürecindeki zorluklardan bahsettiniz. Peki, karakter seçimlerinde dengeyi nasıl kurdunuz?
Aslında kadınların gözünden bu belgeseli anlatmayı çok isterdik. Çok çabalamamıza rağmen maalesef bir anneyle ya da o süreci yaşayan bir kadınla buluşamadık. Apê İsmail’le de (İsmail Üzmez) tesadüfen karşılaştık ve birinci kahramanımız oldu. Elbette Apê İsmail’in yaşadıkları biraz daha kendi yaşadıkları, gördükleri üzerinden bir anlatıydı. Dolayısıyla eksik bir yan vardı. Politik yönü biraz daha işleyen, biraz daha o kentin dokusunun nasıl değiştirildiğine dair söz kurabilen bir kaynağa ya da kahramana ihtiyacımız vardı. Sur’daki acele kamulaştırma sürecini başından bu yana takip eden, kamulaştırmanın iptali için diğer kitle örgütleriyle birlikte girişimlerde bulunan dönemin Diyarbakır Mimarlar Odası Eş Başkanı Şerefhan Aydın, o süreci yakından takip eden isimlerden biriydi. Dolayısıyla tercihimiz böyle şekillendi.
‘O ailelerin yalnız bırakıldığını düşünüyorum’
– Filmle izleyenlere nasıl bir ayna tutmaya, nasıl bir yön açmaya çalıştınız?
Birincisi, Sur’u sürekli akıllarda tutmayı amaçladık. Sur’da yaşananları, hâlen devam eden süreci hafızalarda canlı tutmak istiyorum. Devam eden bir hafızasızlaştırma politikası var. Ve buna paralel olarak aslında kültürel bir yozlaşma ve asimilasyon hedefleniyor. Bu saldırıyı hafızalarda canlı tutmak istiyorum.
Diğeri, biraz duyguyla da ilgili bir şey. Ben oraya giderken hem öfkelendim hem o ailelerin yaşadığı acıyı hissettim hem de o ailelerin direncine, mücadelesine tanıklık ettim. Bence o öfkeyi de diri tutup, diğer taraftan o ailelerin de sesini duymak gerektiğine inanıyorum.

– Sur’la ilgili kolektif bir travma var ve bu hâlâ çok taze. Bu kolektif travmayı iyileştirmek ya da dönüştürmek gibi bir amacın var mıydı?
İstesek de istemesek de oradan göç eden, orada evi yıkılan insanların bir iyileşme sürecinin olduğunu biliyoruz. Ben o ailelerin birçok açıdan -ilk birkaç yılı dışarıda bırakırsak- yalnız bırakıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu travma nasıl ortadan kalkar sorusu bence önemli. O travmayı da bence toplumsal dayanışmayla ortadan kaldırabiliriz. O aileler ne kadar kendilerini yalnız hissetmezlerse, o travmanın daha kısa sürede ortadan kalkabileceğini düşünüyorum.
– Mesela aileler yeterli destek görmediler diyorsunuz. Nasıl bir destek, dayanışma olmalıydı? Burayı belki biraz daha açabilirsiniz, ne yapılabilirdi?
Yanlış hatırlamıyorsam, o yasak ve yıkımdan sonra bir platform ve dernek oluşturulmuştu. Ancak o süreklileşmedi. O süreklileşebilirdi örneğin. O dernekte kentin sivil toplum örgütleri, hukukçular ve siyasi partilerden isimler yer alıyordu. Ama zaman geçtikçe hepsi bir bir geri çekildi. Dayanışmadan kastım da aslında bu. Kentin bütün dinamiklerinin, en önemlisi de bu yapılan, restore edilen ya da yıkılan mahallelerde evleri, iş yerleri bulunan insanlara hukuki destek anlamında, Baro başta olmak üzere diğer hukuk örgütlerinin bu işe katılması gerekir.
‘Cezaevi psikolojisi yaşatmayı hedeflediler’
– Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo gibi yapacağız.” sözleri çok tartışılmıştı. Bu sözlerin ardından inşa edilen yeni Sur aslında tarihsel ve kültürel bir “asimile etme” projesiydi. Yıkılan yerlere cezaevi mimarisinde, tek tip ve tek renk yapıların inşa edilmesi ve etraflarının tellerle kapatılması gibi detaylar mevcut. Bu mimari tercihinin, bölgenin sosyolojik ve psikolojik yapısı üzerindeki etkilerini nasıl yorumluyorsunuz?
Bilinçli bir politika. Yıllardır yürüttükleri bir politikayı Sur’da uyguladılar diyebiliriz. Yani o tek tip yapı, tek tip renk… Hepsi birbirine benziyor, kimliksiz. Ve en önemlisi de cezaevi mimarisi. Cezaevi mimarisiyle 1990’larda ağır işkencelerin yaşandığı Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi’ne benzetilen bir yapı inşa etmişler. Aynı cezaevi psikolojisini tekrardan oradaki insanlara yaşatmak amacıyla o yapıların inşa edildiğini düşünüyorum. Böylesi bir psikolojiyi tekrardan o insanlara yaşatmayı hedefliyorlar.
Güvercinler ve Hevsel
– Belgeselde Diyarbakır’a özgü bazı sembolleri (güvercinler, manzaralar vb.) kullanmışsınız. Bu görsel unsurların, belgeselin anlatmak istediği “direniş ve umut” temalarına katkısı nedir?
Her şey direniyor. Sadece insanlar direnmiyor. Diyarbakır’ın ruhsuz görünen surları da direniyor. Diyarbakır’ın kuşları da Hevsel bahçeleri de direniyor. O çatışmalı süreç sadece insanları etkilemedi. Şu an gidin o tek tip yapılara, kuşları göremezsiniz. Çünkü o tek tip yapıların etrafına sonradan tel örgüler ördüler. Kuşların konmasına dahi izin verilmeyen bir şey inşa ettiler. Biraz onu da anlatmak istedik. O süreçte sadece insanlar, tarihî yapılar hedef alınmadı, bir bütün olarak canlı cansız her şey hedef alındı. Diğeri yanıyla da hem Diyarbakır’ın güzelliğini hem de çok kültürlülüğü biraz yansıtmaya çalıştık o motiflerle.

Kayda geçirmek ve hatırlatmak
– O döneme tanıklık etmiş kimi gazeteciler, filme ilişkin “Bilmediğimiz hiçbir şey anlatılmadı.” eleştirisini getirdi. Bu eleştirilere cevabınız nedir? Ulaşmak istediğiniz ana amaç, yaşananları kayda geçirmek miydi, yoksa yeni bir bakış açısı sunmak mı?
Yaşananları kayda geçirmek, yaşananların unutulmamasını sağlamak. Temel hedefimiz oydu. Çünkü istesek de istemesek de bizim toplumumuz, yaşadığımız coğrafyadaki insanlar birçok şeyi çok rahat unutabiliyor. Dolayısıyla bunu unutturmamak istedik. Bir de bu süreci yaşayanlar vardı. Yaşayanlar da maalesef bir süre sonra ya yüzleşmek istemiyor ya da unutuyor. Dolayısıyla aslında bir anlamda onlara da unutturmamak istedik ve hatırlatmak istedik. Bu biraz da aynı zamanda benim de hafızam. Dolayısıyla o hafızayı kendime de biraz hatırlatmak istedim.
– Filmde Sur olaylarının başlangıç noktası yok, neden başladı, ne oldu da ortaya çıktı buna bir cevap verilmiyor. “Tek taraflı” bir bakış açısıyla ilerlediği eleştirileri var. Bu konuları ya da Tahir Elçi cinayetini filmde derinlemesine incelememenin bir nedeni var mı?
Filmin sonunda aslında kısaca meselenin özeti geçiyor ama sizin de dediğiniz gibi neden başladı, nasıl gelişti, meselem o değildi. Meselem bir kentin bu şekilde hedef alınamayacağıydı. Hâlen ayakta olan bir yapıyı neden yıkarsın ki? Dolayısıyla mesele biraz aslında o yıkıma hiçbir gerekçenin sunulamayacağıydı. Belgeselde de mesleki olarak gazetecilikte de bir karşı taraf bulamıyoruz ki biz. Yani bugün bir hak ihlali yaşadınız, gidip emniyete sorun, bir yanıt alamazsınız. Dolayısıyla karşı taraf dediğimiz burada kim? Devlet. Devlete şimdi “Neden yıktın?” sorusunu sorup yanıtını alabilir miyiz? Mümkün değil. Onun için çok ajite etmeden, ölümlere değinmeden bu meseleyi ele aldık. O çok daha ayrı, çok daha farklı kanıtlarla işlenmesi gereken bir konu. Mevcut imkânlarda bizi sınırlı tutan şey, o yıkıma hiçbir şeyin gerekçe gösterilemeyeceğiydi.

‘Sur’lu ailelere ses olalım’
– Belgeselde hikâyesini dinlediğimiz Apê İsmail’in güncel durumuyla ilgili “Nerede, ne yapıyor? Ne oldu bugün?” sorusu bir eksiklik olarak yine dile getiriliyor. Karakterlerinizin bugünkü durumuna yer vermemeyi neden tercih ettiniz?
Tercih değildi aslında. Apê İsmail’i Sur’a götürdüğümüz süreç yasaklı bir süreçti ve zor bir süreçti. Belli bir mesafemiz vardı. Kısa bir süre içerisinde Apê İsmail’den ne alabiliriz diye düşündük. Sonrasında ne yapıp ettiğini biraz işlemek istedik ancak insanlarla temas kurup bir şeyi anlatmaya çalıştığınızda o yaraların tekrar tekrar deşildiğini de görüyorsunuz. Ve Apê İsmail o ilk görüntülerden sonraki süreçte kendi yaşamına dair hikâyesini bizimle çok paylaşmamayı tercih etti. Biz de çok zorlayıcı bir noktada olmak istemedik.
– Teşekkür ederiz Azad Bey. Son olarak belirtmek istediğiniz bir şey varsa…
Ben teşekkür ederim. Şu önemli: Direnen aileler de var. Toprağına geri dönmek isteyen, evine kavuşmak isteyen aileler var. Dolayısıyla onların sesi olmak zorundayız. Bu hem gazetecilik açısından bizim bir görevimiz, işimiz hem de kentin bütün dinamiklerinin bir işi ve görevi diye düşünüyorum. Surlu ailelere ses olalım.
