Gazeteci Serdar Korucu: Savaş politikasına dönülmeseydi bu kitaptaki herkes yaşıyor olacaktı! 

Söyleşi: NEDİM ROJHAT YEŞİLÇINAR 

Serdar Korucu

Serdar Korucu’nun, 2015-2016 yılları arasında Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları döneminde yaşananları, yakınlarını kaybedenlerin anlatımlarını kayda alarak hazırladığı “Bu Yas Bitmez” kitabı Kor Kitap aracılığıyla okuyucuyla buluştu. Korucu’nun aynı zamanda Ermeni Soykırımı’ndan 6-7 Eylül’e, Kürt meselesinden Cumartesi Anneleri’ne kadar bu coğrafyanın en çok unutturulmaya çalışılmış tarihsel kesitlerine dair, hafızamızı canlı tutacak kitapları var. 

Hatırlamak kolay değil. Hele ki unutturulmak istenenleri hatırlatmak… Ama Korucu, tam da bunu yapmayı seçen bir ses. Onun satırlarında geçmişin yükünü taşımakla değil, onunla yüzleşerek yaşamanın mümkün olduğunu görüyoruz. Korucu ile hem bu kitabı hazırlama sürecini hem de belleğin bize açtığı kapıları konuştuk. Kitap için, “Bu kitaptaki 13 kişi, “13” sayısından ibaret değil. Kiminin kızı, annesi, eşi, oğlu, babası ya da kocası… Yaşadılar ve hiç beklemedikleri bir anda hayattan koparıldılar. Mehmed Uzun’un ‘Bu ses, ölülerin, kaybolmuşların ve unutulmuşların sesidir’ şeklinde bir ifadesi var Dicle’nin Yakarışı’nda. İşte bu kitap o sesleri kalıcılaştırmaya, yazıya dökmeye çalışıyor” diyor. Asla unutmamamız gereken seslerin öyküsünü dilop için anlattı Serdar Korucu. 

-Kitaplarınızı her okuduğumda hafıza çalışması görüyorum; unutturulmak istenilenlerin (yaşama/yaşatma) hafızası… Bunun ötesi de var bu kitapta. Bir çığlık, bir yas günlüğü. Yaşananlar belgelerde değil, insanların yüzlerinde, bedenlerinde kalmış. Siz bu izleri kayıt altına almışsınız. Bu kitabın yazılmasına doğru iten şey neydi sizi? 

Bu kitaba başlama kararını bir başka kitabın tanıtım gününde aldım. 10 yıl önceydi. İstos Yayın’dan Patriklik fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Türkiye’de uzun yıllar yasaklanmış fotoğraflarından oluşan bir kitap çıkarmıştık. Bu fotoğrafların özelliği şuydu; 6-7 Eylül 1955’te yaşananların basit bir yağma değil öncelikli hedefin Rumlar olduğu ama Ermeniler ve Yahudilerin de zarar gördüğü, kelimenin tam anlamıyla bir pogrom olduğunu göstermesi. İşte o kitabın Eylül 2015’teki tanıtım etkinliği Beyoğlu’ndaydı. Ve bir grup, İstiklal Caddesi’nden Galatasaray Lisesi’nin önüne çıkarken “operasyon değil katliam” sloganları atıyordu. O günlerde çözüm süreci yerini savaş politikasına bırakmış, bu kitapta yer alan sağlık çalışanı Eyüp Ergen hayat kurtarmaya giderken öldürülmüş, Cizîr (Cemile) Çağırga’nın cansız bedeni buzdolabında tutulduktan sonra son yolculuğuna uğurlanmıştı. Ve bu savaş politikası aylar boyu sürdü. Fakat beni bu kitabı yazmaya iten an, dediğim gibi o sloganların atıldığı gündü. Yani o gün “katliam” isteyen kalabalığın ardında bıraktığı acının, ölümün, yıkımın arşivlenmesi, hafıza için kayıt altına alınması gerekiyordu.  

O günlerde hayatını kaybedenlerin, hadi daha doğru, daha hakikate yakın bir ifade kullanalım, çözüm süreci sonrasında Ankara’nın savaş politikasına dönmesiyle, büyük bölümünde de fail olarak açıkça devlet güçlerinin işaret edildiği bu isimlerin istatistik dışına, rakamlar ve sayılar dışına çıkması gerekliydi. Bu kitaptaki 13 kişi, “13” sayısından ibaret değil. Kiminin kızı, annesi, eşi, oğlu, babası ya da kocası… Yaşadılar ve hiç beklemedikleri bir anda hayattan koparıldılar. Mehmed Uzun’un dediği bir söz var “Dicle’nin Yakarışı”nda. “Bu ses, ölülerin, kaybolmuşların ve unutulmuşların sesidir” diyor. Bu kitap o sesleri kalıcılaştırmaya, yazıya dökmeye çalışıyor. Ama bunu sadece o sesleri unutmamak, kayda geçirmek ya da adalet arayışı olmayan bir hafıza kurmak açısından söylemiyorum. Bu tanıklıkların her biri önemli ve anlatıların gücünü geçmişte Arjantin’de, Şili’de gördük. Beatriz Sarlo, tanıklıkların “devlet terörü davalarında temel kanıt” olduğunu vurgular ve bunun ötesinde hukuki ortamın dışında da büyük etkisi olan bir anlatıya dönüştüğünü ifade eder.  

Cemile (Cizir) Çağırga

‘O öfkeyi kaybetmemek kıymetli’ 

Bu kitapta sadece ölüm yok. Bekleyiş, kayıp, suskunluk, annenin eliyle çocuğunun saçına kına yakması var. Bu kadar insani detayla yüz yüze geldiğinizde, gazeteci kimliğinizle kişisel duygularınız çatıştı mı? 

Gazetecilikte o duygulara ihtiyacımız var. Göç meselesi üstüne yazan Valeria Luiselli, kendisine sınır devriyesi memurlarının, “Yani sırf ilham almak için ta buralara kadar geldiniz” dediğini söyler ve o sırada zihninden şunun geçtiğini yazar: “Sizi hikâye anlatmaya iten şeyin ilham değil de aslında öfke ve netliğin bir birleşimi olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz ki? Nasıl, ‘Hayır, burada ilham falan bulmuyoruz, karşımızda güzel olduğu kadar kırık dökük bir ülke buluyoruz, bir şekilde artık biz de onun bir parçasıyız, dolayısıyla biz de kırık döküğüz, utanç duyuyoruz, kafamız allak bullak, bazense umutsuz hissediyoruz ve bu konuda ne yapılabileceğini bulmaya çalışıyoruz’ diyebilirsiniz?” O öfkeyi kaybetmemenin kıymetli olduğunu düşünüyorum.  

‘Tarafımız, şiddete uğrayanın yanı olmalı’ 

-Röportajlardan birinde geçen ‘Her sabah Eyüp yeniden ölüyor’ cümlesi beni çok sarstı. Cenazesini buzdolabında saklayan bir annenin yaşadığı çaresizliğini de anlatmak kolay değil. Annesinin cenazesinin günlerce sokak ortasında kalan ve gözlerinin önünde yavaş yavaş ölen annelerinin ölümlerini izleyen çocukların çaresizliğini anlatmak zor. Bu tür anlatılarla karşılaştığınızda, o hikâyeye nasıl yaklaştınız? Yazarken neye dikkat ettiniz? 

Yazar Eyvind Johnson, Krilon’da “Hiçbir zaman tarafsız olmadım ve tarafsız değilim. Baylarım, tarafsız olmam mümkün değil… Tarafsız olmamak insani bir görevdir, hem benim için hem sizin için…”  diye yazar. Gazetecilik, en yumuşak ifadeyle gereksiz yere kutsanan tarafsızlıktan uzak durmalı. Tarafımızın şiddete uğrayanın yanı olması gerek. Tarafsız kalmak iki tarafın eşit güçte olmadığı ortadayken sadece failin, erkin elini güçlendirir. Anlatıları toplarken de en büyük desteği yine İHD’den aldım. Mesela Eyüp Ergen’in eşi Helin Ergen ilk kez bu çalışma için konuşmayı kabul etti. “Konuşmak lazım biliyorum, konuşmak lazım ama bu benim canımı yakıyor” dese de konuştu. Aslında hepsi konuştu, anlattı ama elbette anlatamadıkları aktaramadıkları çok şey de olmuştur. Cathy Caruth, travmatik anılara geri dönüldüğünde kişinin bu travmayı tarif edebilecek dilsel araçlardan yoksun kaldığını söyler. Bu nedenle anlatmak istediklerinden çoğu onlarda, azı bu sayfalarda yer almıştır muhakkak. Fakat bu da çok değerli. Benim için en önemli şey şu, her anlatıda, aileler neyi, ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarı var. Ve kitapta da en yalın haliyle, doğrudan aktarımları bulunuyor. Yani okuyucu, yakınını kaybeden bir kişinin aracısız, sorusuz, doğrudan anlatımını bulacak.  

Taybet İnan

-Nazmiye Şen, ‘Kimse duymadı, kimse duymadı bizim savaşımızı. İsrail ve Filistin savaşı oldu Sur’da’ diyor. Siz bu coğrafyadaki sessizliği, duyarsızlığı neyle açıklıyorsunuz? 

Michel-Rolph Trouillot, “geçmişi susturmak” derken aslında tarih yazımı sırasında “sessizliğin” işlediğini söyler. Fransa örneğini verir ve “Suskunluk evvela devrimci Fransa’nın kendisiyle başlar ve Fransız sömürgeciliğine dair daha genel bir sessizlikle birleşir” der. Bunu, cumhuriyetin kuruluşunda Fransa’dan fazlasıyla feyz alan Türkiye için de söylemek mümkün. Filistin konusundaysa toplumun neredeyse tüm kesiminde iki yüzlülük var. Kazım Öz’ün çok sevdiğim filmi Bahoz’daki bir sahnede “Mazlum Filistin halkıyla dayanışmaya çalışıyorsunuz ama yanı başınızdaki mazlum halkı görmüyorsunuz” denilir. Bu Kürt hareketi içinden bir çıkış olarak değerli ama sadece bununla sınırlı değil. Konu İsrail olduğunda herkes “soykırım” uzmanı kesilirken konu Türkiye’nin ve öncülü Osmanlı’nın geçmişine geldiğinde aynı terminoloji “unutuluveriyor”. Ermeni Soykırımı, Pontus Soykırımı, Zilan ya da Dersim Soykırımı’nda aynı kesimin aniden sessizliğe büründüğünü, konuşanların da seslerini Filistin kadar gür çıkarmadığı, en iyi ihtimalle daha düşük ton, daha kısık sesle konuştuğu bir gerçek. Ayrıca İsrail’i konuşacaksak, orada muhalefetin en azından bir bölümünün sokakta iktidarı istifaya çağırabildiğini de gözden kaçırmamak gerek. İsrail bir bütün değil yani. Fakat aynı tepkiyi Türkiye’de gördük mü? İşte bence Nazmiye Şen’in tepkisi de buna dair. Gerçekten de 2015-16’daki can kayıpları sırasında kitleler İsrail’deki gibi sokakları, meydanları doldurmadı. Cemile diye anılan, asıl adı Cizîr olan küçük kızın cansız bedeninin buzdolabında saklandığının ortaya çıkmasının ardından, mesela Saraçhane mitingleri gibi kalabalık görmedik.  

Judith Butler, “Yakın zamandaki küresel şiddetin ışığında beni meşgul eden sorular şunlar” der ve hepimizin aklına takılması gereken şu soruları sorar: “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Son olarak da, bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?” Butler’ın aklına takılanlardan biri Birinci Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında 200 bin Iraklı çocuğun ölümüdür mesela. Çünkü ne medyada bu ölümlere dair bir haber bulunur ne de bu çocukların isimleri… Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş sırasında öldürdükleri için ölüm ilanı olmaz. Çünkü olamaz. “Ölüm ilanı varsa, itibar görme vasfını taşıyan, kayda değer, önem vermeye ve korumaya değer bir yaşamın olmuş olması gerekir” diyor Butler ve bunun basit bir mesele olmadığını da söylüyor. Ona göre, bir yaşamın yası tutulamıyorsa pek de yaşam sayılmaz; yaşam vasfını taşımaz ve kayda değmez. Zaten gömülmemiş olandır veya belki de gömülemez olan. Hepimizin aklına evinin önüne cansız bedeni düşen Taybet Ana geliyor böyle deyince. Fakat daha niceleri var. Mesela Ayşe Buruntekin, mesela Mele Hesen diye anılan Hasan Sanır…  

Serdar Korucu, Nedim Rojhat Yeşilçınar ile…

Batıdan doğuya gidildikçe… 

-Yine Nazmiye Şen’in ‘Fail görevde, Helin kara toprakta’ gibi cümlelerinde cezasızlık duygusu çok belirgin. Bu kitabın bir yüzleşme çağrısı olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Çok güzel bir soru. En korktuğum şey bunun sadece bir “acıları anlatan” bir kitap olmasıydı. Bu haliyle böyle olmadı. Çünkü bu çalışma yalnızca yası anlatmıyor. Yüzleşme çağrısında bulunuyor, bunu yineliyor. Zaten ailelerin yaslarının bitmezliğini de bu cezasızlık hissi artırıyor.  

Jean-François Lyotard, “Mükemmel suç, kurbanı veya tanıkları öldürmek değil, tanıkların sessiz kalmasını, yargıçların sağırlaşmasını ve tanıklığın tutarsızlaşmasını sağlamak olacaktır. Tanıklığın vericisini, alıcısını ve anlamını etkisiz hale getiriyorsunuz ve sanki hiçbir zarar yokmuş gibi oluyor.” 2015-16 konusunda “mükemmel suç”un yaratılmaya çalışıldığından şüphe yok. Dosyaların “daimi arama kararları”yla sürüncemede bırakılması, devam eden dosyalarda, mesela Şen ailesinin davasında failin sadece 6 yıl 3 ay ceza alması bu durumu açıkça ortaya koyuyor. 

Nazmiye Şen şunu da diyordu: “Mahkemeye gidiyorum, o dönem 7 yaşında olan kızım şöyle diyor: ‘Tutuklanmaz ki anne!’ 7 yaşındaki bir kız çocuğu böyle diyor! ‘Tutuklanmaz ki anne!’ Yani küçük yaştan itibaren çocuklarımıza adaletin olmadığı aşılanıyor. Şu an sen doğunun coğrafyasına bak, git, küçük bir çocuğa da sor, “Ceza almaz ki abi!” der. Ve bu yeni de değil. Doğan Avcıoğlu, 1970’teki yazısında “Doğu’da bir cins “sömürge” politikası izlediğimizi ileri sürmek, fazla mübalağalı bir iddia değildir” diyor ve ekliyordu: “Bütün bu olağanüstü arama, tarama usuller, yalnız Doğu’da uygulanmaktadır. Meşin top kavgaları her yerde görüldüğü halde, ince eleyip sık dokumaya ihtiyaç duyulmadan, Doğu’da silahlar halka çevrilebilmektedir. Herhalde aynı kişiler, Türkiye’nin bir başka bölgesinde ateş emrini Doğu’da olduğu kadar kolaylıkla veremezlerdi. (…) Anayasa Türkiye’nin doğu ve batısında farklı uygulanmaktadır. Anayasa haklarının çoğu batıdan doğuya gidildikçe rafa kaldırılmaktadır.” O günlerden bu günlere değişen çok fazla şey yok. İşte mesela Batı’da göstericilere su sıkan TOMA’lar Doğu’da can alıyor ve bu gündeme bile alınmıyor.  

‘Hafızanın hesap sorabilmesi de gerekli’ 

-Bu kitapta beni en çok etkileyen, çocukların korkusu, hayalleri ve yarım kalmışlıklara dair cümleler oldu. O dönemde bir süre orada bulundum savaşın orta yerindeki çocukların yüzlerini halen hatırlıyorum. Bu kitabı yazarken siz en çok kimler için yazdınız: Çocuklar için mi, anneler için mi, toplum için mi, yaşayalar için mi, ölenler için mi? 

Paul Valery, “Ölülerin tek kaynağı yaşayanlardır” der ve onları anmamızın, anılarımıza kabul etmemizin, sözlerimizde biraz da olsun hayat bulmalarını sağlamamızın değerini vurgular. Bu kitaptakilerin ve kitaptaki insanların simgelediği diğer kaybedenlerin kitabı. Fakat sadece hatırlamak, unutmamak yetmiyor. Hafızanın hesap sorabilmesi de gerekli. Failin hesap vermesini sağlamak, cezasızlığı ortadan kaldırmaya çalışmak, bu yolla ailelere destek olmak da bu kitabın önemli bir parçası. Ve elbette toplum… Bugün kime sorsanız cezasını çekmemiş bir katille yaşamak istemez. Simon Wiesenthal, “Katiller Aramızda” kitabında Yahudi soykırımı sonrasında Nazi görevlilerinin halkın arasına karıştığını anlatır. Wiesenthal, onların hiçbir zaman rahat edememelerinin yarının katilleri için bir uyarı olacağını söyler. Bu olmadığında yani cezalandırılmadıklarında ne oluyor diye düşünürsek… Mesela bu kitaptaki pek çok ismin katili, faili hayatımızın sıradan anlarında karşımıza çıkabilir. Yani aynı otobüse binebilir, asansörü kullanabilir hatta birbirimize nezaketle kapı bile açabiliriz. Karşımızdakinin elinde, bir çocuğun, bir annenin, bir sağlıkçının, bir melenin, kısacası bir insanın hayatını koparttığı suçunu taşıdığını bilmeksizin…  

-Sizce Türkiye toplumu bir gün bu ölümleri, bu hikâyeleri gerçekten duyacak mı? Yoksa her kuşakta başka bir Eyüp, başka bir Cemile mi olacak? 

2015 yazına kadar yürürlükte olan çözüm süreci devam edebilmiş olsaydı, savaş politikaları yeniden devreye girmemiş olsaydı bu kitaptaki herkes yaşıyor olacaktı. Cizîr Çağırga, Helin Şen, Diyar Akın, Muğdat Ay 20’li yaşlarının başında olacaktı. Aziz Yural, hastaların yardımına koşmaya devam edecek, Şeyhmus Dursun uzun zamandır beklediği emekliliğine hak kazanmış olacak, Naim Nuyan heyecanla hazırlandığı düğününü yapacak, Hasan Sanır huşu içinde namazını kılmaya devam edip halka nasihat vermeye devam edecek, Ayşe Buruntekin 9 çocuğunu, Yusuf İnan 6 çocuğunu, Selamet Yeşilmen 5 çocuğunu büyütecek ve bizler, sokağın ortasında yatan cansız bedeni herkesin hafızasına kazınan Taybet Ana’yı hiç tanımayacaktık. Çözüm Süreci’nin ilerlediği 2010’ların başını gözümüzün önüne getirelim. 2015’te böyle bir yıkımı kim tahmin edebilirdi? Belki edebilen vardı ama ben edemezdim açıkçası. 

Bu nedenle Selamet Yeşilmen’in eşi Abdurrahim Yeşilmen’in sözü geliyor aklıma: “Bizi unutmamaları lazım. Unutmamaları lazım. Kimse bizi unutmamalı. Bu herkesin başına gelebilir.” Bu uyarı hepimize…