SÖYLEŞİ: İBRAHİM KARACA

Hazır oraya gitmişken; ahşap oyma ustası (sanatçısı demek daha doğru) Mecit Çeliktaş ile Rize’nin Fındıklı ilçesindeki atölyesinde, Dilop dergisi için bir söyleşi yapalım dedik. Mecit’le daha önce konuşmuşluğum vardı ama yüz yüze ilk kez görüşecektim. Aslında söyleşi fikri Vedat’tan [İlbeyoğlu] çıkmıştı. Hemşince-Türkçe müzik yapan Vova grubundan Hikmet Akçiçek de Hopa-Kemalpaşa’dan gelmişti. Her ikisiyle de 1980’lerdeki üniversite yıllarına dayanan bir dostluğumuz var. Söyleşi devam ederken Fındıklı Belediye Başkanı arkadaşımız Ercüment Şahin Çervatoğlu da yanımıza geldi, keyifli ve verimli olduğunu düşündüğüm bir buluşma oldu. Mecit’in soluk soluğa hikâyesini dinlerken bir insanın kendisini nasıl adım adım inşa ettiğini de anlıyorsunuz. Taşları, ahşapları oyup şekil verirken kendi yaşamını ve sanatçı kimliğini de şekillendirdirdiğini…
– Başlayalım mı Mecit, ilk sorum şu olsun: Nereden çıktı bu Mardin’e kapı oyma işi?
Günün birinde vatandaşın biri aradı. ‘Sizin Çeşme Alaçatı’da falanca otele yapmış olduğunuz bir kapı var.’ dedi, ‘Benim de bir yerim var Mardin’de, oraya da öyle bir kapı yapar mısınız? Bizim kültürümüzü, yani bu bölge motiflerini de barındırması lazım.’ Üç metrelik bir kapıdan bahsediyordu. Çift kanat. Önce Mardin’in kokusunu alıp hissetmek istediğimi söyledim. ‘O eski dokuyu, ruhu anlamam gerekecek. Motif tarzını, yapısını kilisede, camide, konakta, handa. Çünkü o ruh benim işime yansır.’ dedim. Fakat teslimat tarihi olarak çok vakit yoktu, kısa zamanda yetiştirmek ise zordu. Zaten yetişmedi de. Mardin’e gitmem imkânsız görünüyordu. Bir hafta boyunca kafamda gece gündüz Mardin’le dolaştım. Düşün ki Hitit egemenliği zamanında bile bir Mardin var. O dönemlere inen, oradan süzülüp gelen bir tasarım yapmam gerekiyordu.

– Mardin’in tarihi ve kültürüyle ilgili bilgilere ulaştım diyorsun ya, hangi kaynaklardan, nereden ulaştın?
Keşke vakit olsa da orada gezebilseydim ama gezemedim. Hâl böyle olunca mecbur araştırmamı internet üzerinden yaptım. O bölgede Süryani, Hristiyan, Müslüman, Hitit, Selçuklu ne varsa aradım, veri topladım. Yapılmış eserlere baktım. Mardin’de taş oymacılığı hâlen devam ediyor. Mardin Midyat taşı deniyor mesela. Kullandıkları belli motifler var, ekoller var. Yani kilisede kullanılmış, camide kullanılmış, konakta da kullanılmış. Bunların hepsini taradık. Ondan sonra kafamda yavaş yavaş o yapboz birbirine geçmeye başladı. Hikâye oluşunca onu başladım çizmeye.
Ana madalyonlarımızdan biri, yukarıdaki tavus kuşu motifleri. Orada karşılıklı bir kurlaşma, aşk var. Onu tamamlayan küçük farklı kuşlar görülüyor. Tavus kuşu Süryanilerde önemli bir yere sahip. Cennet kuşu da deniliyor. Hristiyanlıkta yeri var, Müslüman kültüründe de özel bir kuştur. Üzüm motifleri var, bolluk ve bereketin simgesidir. Midyat’ın Mor Gabriel Kilisesi’ndeki taştan kapı girişi üzüm salkımlarıyla bezelidir. Dış çerçevemizi oluşturan yürüyen sekiz motifi ise evrensel bir motif olmakla birlikte Anadolu’nun kadim halkları tarafından da kullanılan bir motiftir. Doğu Karadeniz’de de bilhassa Laz ve Hemşin halkları tarafından evin gıda ambarı olan serenderlerin alın kısımlarında da sıkça görülür.
Ben kullandığım motiflerde kendi özgün yorumumu da katarım. Hristiyan İslam’dan etkilenmiş, İslam Hristiyan’dan etkilenmiş, Ermeni Selçuklu’dan, Selçuklu ondan etkilenmiş. Mesela Yusufeli’deki İşhan Kilisesi ve birkaç kilise var meşhur, oralardaki motiflere bakıyorsun, Gürcistan’da da aynıları var. Bizim camilerde kullanılan motiflere bakıyorsun, onların yansıması. Yürüyen sekizin içinden giden çizgilere biz ‘Xed’ deriz. [‘Hed diyoruz’ diyor bu arada Hikmet, yol izi]. Bu bölgede çok kullanılıyor. Yani Lazlarda, Hemşinlilerde, Gürcistan’da, Batum’da tarz aynı. Belli bir Kafkas oyma stili var bu bölgede. Ta Trabzon’a kadar. Giresun’da bu stil yok. Motiflerin özünde daha çok bitkiler var. İslami motifler geometrik, Selçuklu motifler yıldız karakterli. Gökyüzünü esin almışlar.
Yürüyen sekiz bana göre bir devamlılık motifidir. Oradaki gıdanın, bereketin devamlılığı niteliğinde, onun alnına konulan bir motif. Sonsuzluk gibi. Çok da güzel oldu. İçinde yine Ermenilerde çok kullanılan bir ana göbek var, kendi yorumumu ekleyerek buraya yansıtmışım.

Mardin dediğin bir Şahmeran âdeta
– Profesyonel çalışmaların boy gösterdiği ortamlara girip çıkmışlığın oldu mu peki?
Eskişehir Odunpazarı’nda düzenlenen uluslararası ahşap heykel festivalleri vardı, iki kere oraya davet edildim. Bu işin pirleriyle tanıştım. Geleneksel oymacılar ve heykeltıraşlarla yani. Mesela bu işin en zirvedeki isimlerinden Galip Ağırkaya. Düşün ki benim bu üstatları tanımam lazım, hani biz daha geriden geliyoruz. Adam beni gördü, ‘Oo Mecit Usta da burada.’ dedi. Şaşırdım. Kendi kendime dedim, ‘Ya bu kim acaba, ayıp oldu ben onu niye tanımıyorum.’ falan. Oradan buradan konuşup hocam, üstadım derken baktım, ha bu Galip Hoca. İsmini öğrendim. Oradakilere, ‘Bu adamın işini ben nerede görsem tanırım. Enteresan bir tarzı var.’ dedi. ‘Barok değil, klasik oyma değil, ne bileyim işte Rumi değil ama değişik bir şey var bunda. Bir sanatçıyı özel kılan şey onun belli bir tarzının olmasıdır. Hikâyelerinde bir bütünlük var. Belli bir kompozisyon yaratıyor’ dedi, övdü beni. Orada üstadımızdan, doğru yolda ilerlediğimin mesajını aldım.
– Peki ya Şahmeran?
Şahmeran olmadan olmazdı. Magnetlerde, kupalarda, öyle bir şey hâline gelmiş ki, Mardin dediğin bir Şahmeran âdeta. Her yerde var. Ben aslında şu alt bölgeyi figürlerle dolduracaktım. İşte Mardin’de ne var, takla atan güvercin var. Hitit egemenliğinden kalmış. Tarih öncesi. Hitit Kartalı var. Bugün ‘Selçuklu Kartalı’ dedikleri Hitit kartalının devamıdır aslında. Kartal birçok medeniyette var. Roma’da var, Avrupa’da var, Pontus’ta var. Yani kartal bizimdir. Selçuklu, Hitit’tekine az bir şey kendi yorumunu katmış. Alt tarafta önce Mardin kazılarında çıkan Hitit kartalını birebir kullanacaktım, Şahmeran’ı da buraya küçülterek koyacaktım. Bir efsanesi var. Mademki yer altında yaşayan, dünyadaki bütün yılanların şahıdır Şahmeran, (Kürtçe de yılanların şahı demekmiş zaten i.k.) küçülmesin, ana karakterlerden biri olsun… Ve çevresindeki boşlukta da çizimlerdeki alakasız şeyler yerine iki tane yılan olsun. Kendi neslinden. Uydular birbirine. Beğenildi böyle bir Şahmeran yorumu.
Bizim bu bölgede hem camilerde hem evlerde kullanılan bir göbek vardır, o aslında yaşam çiçeğidir. Lazlarda mjora diyorlar, güneş anlamında kullandıkları formu var. Gürcü versiyonu da Laz versiyonu da var. Altı köşeden oluşuyor. Bölgemizden de oraya giden bir şey olsun istedim. Her medeniyette farklı isimleri var. Anadolu’da çarkıfelek diyorlar. Tasarım aslında ben bunu teslim edene kadar devam edecek. Zaten her üstüne eğilişte bir şey değiştiriyorsun.
Benim en büyük kazanımlarımdan biri abi, tasarım üzerine biraz yol katetmiş olmamdır. Kesinlikle bu zamana kadar acemi dönemlerimde bile rastgele motif oymadım. Konya’ya bir kapı yapacak olsam oraya Selçuklu çalışırım. Kalkıp kendi bölgemden motif oyamam. Anadolu’yu kapsayan bir tasarım düşünülüyorsa o başka. İçine yediririm onu. Kafamdan her gün onlarca tasarım geçiyor. Bir motifi oyarken oradan başka bir şey çıkıyor. Not alıyorum. 12 kapıya aktarıp hepsini buraya montaj yapacağım. Burayı ışıklandıracağım. Bir müze hâline getireceğim İbrahim abi. Ondan sonra bilmiyorum ne olur.
Mardin’e gidecek kapı kocaman bir kapı. Kasasıyla üç metre. Büyük bir alan düşün, o alana giriş kapısı olacak. İçeride taş konak var. Taş bir duvarın içine konulacak bu kapı. Avluya giriş olacak yani. İçeride büyük bir restoran var. Mardin’in en lüks mekânı. Bağdadi diye bir yer. Restoran, otel. Her kesimden insanlar geliyormuş. Sanat ve spor dünyasından, bürokrasiden, yurt dışından, yurt içinden… Bu tip eserlerde gün ışığı çok önemlidir. Çünkü gölgeler düşer, bilhassa oymalarda gölgeler çok önemli. Bu çalışmada oldukça fazla detay var. Dedim ya bir de ağaç çok sert bir ağaç, iroko. Benim kaç tane bıçağımın ucu kırıldı ağacın karakterini öğrenene kadar.

– Ağacı sen mi seçtin?
İroko ağacı Anıtlar Kurulu’nun mecbur tuttuğu bir şey mi bilmiyorum ama ‘İroko olmasını istiyoruz.’ dediler özellikle. Bu tip mekânlarda, dış cephelerde en dayanıklı ağaç olarak bunu seçmişler. Renk ve ton olarak da dokuya uygun olduğu için sanırım. Alaçatı’ya yaptığım kapı da irokoydu. Bu daha da koyulaşacak, acayip bir renk alacak hava ile buluştuğu zaman. Afrika kökenli bir ağaçtır. Dış etkenlere en çok dayanan ağaçtır. Mesela deniz suyuna, yağmura, rüzgâra dayanıklıdır. Ölümsüz bir ağaçtır yani. Fakat benim içimi sızlatıyor bunlar, niye diyeceksin abi… Bizde nasıl madenleri, şunu bunu talan ediyorlar ya, zeytinlikleri, dağları falan… Afrika talan ediliyor şu anda. Maunu, irokosu, kokobolosu, abanosu, blackwood diye bir ağaç var kan ağacı, inanılmaz güzel ağaçlar… Ve bunlar yüzyıllarca ayakta duran, belki şu kapıda kullandığım kim bilir kaç yüz yıllık bir ağaçtır… O kavurucu çöl sıcaklarında milim milim büyüyen çok kadim, ulu ağaçlar. Bunları şu anda emperyalizm yağmalıyor abi. Bütün zenginlerin yatlarına, villalarına gidiyor.

Dede Mecit’ten ‘Ula put nedur?’a…
– Sen kimsin Mecit, nasıl başladı bu serüven?
Abi benim adım Mecit Çeliktaş. Sülale adımıza Gedikoğlu derler. Çamlıhemşin’de, Ğeminda diye bir mahalle var, oradan göçmeyiz. Göçtüğümüz yer Trabzon, Araklı, Karadere Vadisi, 37 kilometre yukarıdaki Kizirnos. Yeni adı Kayacık. Rahmetli dedem iyi taş ustasıydı. Kemerköprü yapan Gedikoğlu Mecit dediğin zaman Araklı’da bile bilinirdi. O vadide köprü yapmış, ev yapmış, cami yapmış. Araklı’da büyük bir sel oldu. 2017’deydi galiba. O sel benim dedemin yaptığı Kemerköprü’nün üstünden her şeyi yıktı geçti. Harfiyatı aldılar, dedemin köprüsü orada duruyor. Mucize. Bir taş bile düşmemişti. Dedemi tanımadım. 1982’de ben doğmadan sekiz gün önce ölmüş, adını bana vermişler.
Dedem filmi yapılacak bir adam. İki sene Ruslara esir düşmüş. Hikâyesini babam 1974’te akıl edip üç tane 90’lık kasete kaydetmiş. Kasetler bendedir. Dinlerken böyle gözünün önünde bir film akıyor. Babam hafız adam. Bizde hafıza çok iyidir abi. Dedem, düşün ki 1915-17’lerde yaşadığı o esareti karakterlerin isimlerine, en ince detaylarına ve Rusça diyaloglara kadar hafızasında tutup anlatmış. Köyün dışında Rus askeri vurmaya gidiyor. Galer var bizde, Hemşin’de de var. Galer’in düzü derler. Ruslara orada pusu atacak. 15 yaşında uşak orada bir Rus vurup da tüfeğini alacak. Hikâye böyle başlıyor. Köyden çıkıp gidiyor, orada yakalanıyor. Bir adaya götürüp dokuz ay çalıştırıyorlar. Sonra Trabzon’a getirip taş ocağında çalıştırıyorlar. Trabzon Rusların elinde. 1916-17. Lenin’in devrim yapışını bile anlatıyor, adını bilmiyor ama diyor ki, ‘Rus’un içinde büyük bir karışıklık oldu. O yüzden bizi biraz boşladılar.’ O boşlukta kaçıyor. Trabzon’da Sülüklü Mezarlığı vardı, esir kampıydı. Oradan kaçmış. Kaçışı bildiğin Esaretin Bedeli filmi gibi.
Dedemin köprülerde kullandığı gönyesi, murçları, keskileri, hepsi şimdi bendedir. Ona küçüklüğümden beri hayranım. Bir de tanımamışım ya. Onun ustalık hikâyeleriyle yetiştik, büyüdük. Ben onun malzemelerini alıp taşları kırardım, duvar yapardım. Bizim köyün bağlı olduğu nahiyeye yürümeye gider gelirdik. Yedi gidiş yedi geliş, günde on beş kilometrelik yol. Orta birinci sınıfta İş Eğitimi adlı bir ders vardı. Öğretmen dedi ki, ‘Çocuklar, yıl sonu için bir sergi yapacağız. Aramızda para toplayalım, ben Araklı’dan alçı alayım. İstemeyen başka bir şey yapar.’ Biz ne bileceğiz ki alçı nedir? Abi istisnasız sınıfta herkes alçıya karar verdi, ben katılmadım. Bir çuval alçı dağıtıldı, herkes kalemlik, vazo gibi şeyler yaptı, başka bir şey yok [‘AKP dönemi heykelleri gibi şeyler mi?’ diyor Hikmet]. Dedemin taş çıkardığı yere gidip biçimli bir taş buldum. Babam silah tamircisiydi rahmetli. Kafama koydum, onun aletlerini kullanarak bir heykel yapacaktım. Totem diyorlar hani, ortaya öyle bir şey çıktı ama kimseye göstermiyorum. Öğretmen dedi ki, ‘Bir dahaki derste herkes yaptığı çalışmayı getirip tamamlasın. Sınıfta not vereceğim, sonra sergilenecek.’
Öğretmen sınıfa girene kadar çantamdan çıkarmıyorum. Herkes koymuş sırasının üstüne, benimkini merak ediyorlar. Öğretmen, ‘Oğlum bunu sen mi yaptın?’ diye sordu. İnanmadı önce. ‘Nasıl yaptın?’ dedi. ‘Evde babamın, dedemin malzemeleriyle önce çizdim sonra oydum.’ dedim. Malzeme adlarını da sayınca inandı. ‘Oğlum beşten yukarı not yok, ben sana şimdi kaç vereyim.’ dedi. Yapılanlar sergi alanına konuldu. Üçüncü sınıfta okuyan bir uşak var, bildiğin adam gibi. İlkokuldan sonra Kur’an kursunu okumuş, ailesi alıp ortaokula vermiş. Ben 12 yaşındaysam o 18 yaşında mesela. Bir gün geldi yanıma dışarıda, ‘Mecit seninle biraz konuşacağım.’ dedi. Dövecek sandım. ‘Ne oldu?’ dedim… ‘Sen çok büyük bir yanlış yaptın, günah işledin, yatacak yerin yok.’ dedi… ‘Put yaptın.’ Merakla sordum: ‘Ula put nedur?’
Köyde yetişmişiz, aileden gelen klasik bir din şeyi var. Elif cüzünden Kur’an öğreniyoruz, tatillerde camiye gidiyoruz, belli bir cehennem korkusu yer etmiş beynimizde. Ulan çocuk bir de öyle laflar edince, ‘Eyvah!’ dedim. Kafamda bütün o mutluluğum, yaşadığım o şey, öğretmenin bana verdiği övgüler falan hepsi silindi gitti. Soğudum heykelden. Eskiden evlerde derin gömme dolap olurdu, götürdüm onu en arkaya gizledim. Gel zaman git zaman; babadan azar işitirim, bak bunun yüzünden oldu… Bir şey kaybolur, eyvah bunun yüzünden oldu… Okulda uşaklardan dayak yerim, bak bu da bunun yüzünden oldu… Bir gün, ‘Yetti ulan!’ dedim artık. Bir ormanın başındadır köyde bizim ev. Pencereyi açtım, bunu bir salladım o pelitlikten aşağıya, geçti gitti. Oh dedim, kurtuldum. Puttan kurtuldum. Put sayfasını kapattım. Sene 1993.

‘İnsan kendini yaratıyor işte’
– Sen onu kapattın ama o seni kapatmamış anlaşılan…
Evet abi. Zaman geçti büyüdük, yetişkin hâle geldik. Diyar, gurbet gezmeye, biraz bu işlerle haşır neşir olmaya başladım. Çocukluğuma inip o küçük Mecit’le konuştum. Bende o putu öyle bir bulma arzusu depreşti ki ağabey, yani onu bulsam hakikaten put yerine, ilâh yerine koyup secde edecekmişim gibi. O gün bu gün köye gittiğimde girerim ormana. Meşe deriz biz ormana. Bir dönem bilinçli aradım ama şimdi ağaçların dibini, o yosunları ayağımla istem dışı eşelerim. Lafı nereye bağlayacağım, bende böyle bir yapma arzusu vardı yani. Hayal gücüm çok kuvvetliydi. Konuştuğum ağaçlar vardı. Bir tane küçük defterim vardı, adını ‘Keşif Defteri’ koymuştum. Veripos’a çıktım, Veripos’un başında şunu gördüm bunu gördüm, hepsini tarihiyle beraber not ederdim. İlkokul beşte yazdığım bir masal kitabı vardı. Resimli. Ayrı bir dünyam vardı. Sonra büyüdük, delikanlı olduk. Bir gün akranlarımdan birine dolabı açıp oyuncakları gösterdim, ‘La oğlum artık çocuk musun ya, bunlar çocuk işi.’ dedi. Orada böyle bir hâl oldu bana abi, neyim varsa çıkardım hepsini sobaya attım. O bütün çizimlerim, hikâye defterim, küçük oyuncaklarım, minnacık böyle bakkaliye oyuncakları, keşif defterim… Hepsini kendi elimle yok ettim.
O çağlarımda rahmetli babam Ramazan’da camiye götürürdü. Teravi namazına. Şeker dağıtılırdı camide. Babam severdi beni küçükken. Hem de hafızdı, imanlı bir adam. Hem şeker alayım hem de cami cemaati görsün isterdi. Orada bir ahşap merdivenden çıkılan üst kat vardı. Yer olmazdı, o kadar dolardı cami. O merdivenin orta yerinde oturturdu. ‘Oğlum sen burada otur. Dışarı sakın çıkma, kaybolursun, karanlıktır, korkarsın, büyük uşaklar seni döver, burada beni bekle.’ derdi.
Camiyi Rumlar yapmış. Minber diyorlar, hocanın namaz kıldırdığı bir oyuk yer. Orada taştan salkımlar var böyle. Caminin içerisinde muhteşem oymalar var. 18-19 yaşlarında bir delikanlı yapmış. Dedemin amcası küçük çocukken onlara tanıklık etmiş. Taban göbeği, ahşap sütun başları, ondan sonra hutbe kısmı, hani hoca çıkıyor ya yukarıya doğru… Orası ful ahşap oyma. Bir de bu köylere modern malzemeler çıktıktan sonra boyamışlar bunları. Bir estetik sanat anlayışıyla olsa yanmayacağım, renk patlaması olsun maksat. Bütün o motifleri sarı, mavi, yeşil, kırmızı… Irzına geçmişler affedersin o güzelim motiflerin. Karışmış birbirine dünya. Şimdi Anıtlar Kurulu gelmiş onların hepsini temizleyecekmiş. Bütün boyayı. Altı ceviz. Onlara bakardım abi ben. Böyle büyülenir kalırdım yani. Bir fantastik mekândasın. Altın, üstün, her tarafın mistik, ruhâni bir ortam. Bir de oradaki ritüeli ilk defa görüyorum ya… Sona doğru bir anda kalkarlar, hep beraber bir şey derler ya koro olarak… Melodisi de güzel. Bu atmosfer içinde başka bir dünyaya geçiyorsun.Oturduğum o merdivende motiflere dalardım. Resim desem değil, fantastik filmler olur ya hani birbiri içinden geçmiş garip garip böyle kabartma karakterler. Mevlit olmadığı akşamlar bile babamla camiye gitmeye başladım. Sırf o oymalara bakmak, motifleri takip etmek için. Bakmışım ki namaz dağılmış. Orası benim için bir vakit geçirme yeri oldu abi, iç dünyamda yer etti. Kendini Yaratan İnsan diye bir kitap var ya, insan kendini yaratıyor işte.
Geldik 18-19 yaşına, olduk delikanlı. Gurbete çıkıyor, geliyoruz köye. Dedem, babam ve abimden dolayı kendimi çok şanslı hissederim. Dedem ufku açık, Atatürk’ü seven bir adammış. Şimdi biz ne kadar bugün eleştirel yaklaşıp bir yerde tutsak da, hurafeden akla geçişi temsil eder bende Atatürk. İlkokuldan konuya devam edeceğim. Bizim sınıfta sadece üç kişi dışında herkes istisnasız Kur’an kurslarına gittiler, radikal dinci dediğimiz insanlara dönüştü çoğu. Biz oradan çıktık… Ama o üç kişinin babaları da dedem gibiydi. Okullarda Atatürk’le ilgili neler duyardık o zaman. Kur’an’ı yasaklamış, tuvalette çağırırmış, sütle banyo yaparmış, küçük çocuklarla yatarmış. Bunları duyardık yetişkinlerden ama benim babam şunu derdi: ‘Bu devleti Atatürk kurtarmış.’ Allah rahmet etsin. Babamdan böyle duyduğum için, o denilen her şey bir bariyere vurup yere düşerdi. Sonra rahmetli abim, o dönemdeki sol hareketlerden birinin içinde birikimli ve aktif insanlardandı. Abimin gurbetteyken gelip köye bıraktığı kasetler, kitaplar… Ben ortaokuldayken onlara ulaştım evde. Derinlerde, babamın malzemeleri arasında veya saklanmış yerlerde. O çağlarda haberim oldu bunlardan. Kendimi şanslı hissediyorum. Bulunduğum kabı öyle kırmışım. Sanat işinde de hepsi geldi şekillendi. O yükü aldık, onunla gurbete çıktık abi. Sanat her yerde var benimle.

‘Önde sanat, arkada tarih’
– Oyma kadar çizmeye de yatkın bir elin varmış. Saklı Ezgiler isimli folklorik derleme CD albümünden tanıyordum seni sadece, bir de Hemşince-Türkçe yayınlanan Gor dergisindeki bir yazıdan.
Ayakkabı boyasıyla bile resim yapmışım. O kadar parasızım ki gazete alıp İstanbul’da iş ilanlarına bakacak durumum yok. Sene 1999. Bekâr evinde kaldığımız arkadaşlardan biri tavuk ciğeri almış. Böyle güzel yağlı kağıda sarmışlar. Dedim o kağıdı ver bana. Duvarda Che portresi var, çizeceğim ama kalem de yok boya da yok. Ayakkabı boyası kullandım. Sibirya’ya çalışmaya gittim, kırık bir kayak çubuğundan kaval yaptım. Kayak merkezinde inşaatta çalışıyordum. Öyle de güzel çaldı ki neredeyse ölçüleri birebir tuttu. Saklarım hâlâ köyde. Köyde olduğum sürece cami cemaati kafasında değilim ama toplum dindâr. Cuma günleri ya bir yerde görünmeyeceksin ya camiye gideceksin. Genelde babam, ‘Neredeydin Cuma zamanı?’ diye sorardı. İsterdi ki camiye gideyim. Gönlü olsun diye mecbur giderdim. Hoca orada okur, anlatır, hutbeye çıkar, yukarıdan millete bakar ya… Benim gözlerim de tavan göbeğine bakar hep. Öyle sürekli. Bir gün bana dedi ki, ‘Ya ben hutbe okurken millet bana bakıyor, sen niye tavana bakıyorsun, ne var bu tavanda?’
En son abi 2009 ya da 2010’da bir Avrupa’ya gidiş hikâyem oldu, Saklı Ezgiler albümünden sonra Birol abinin [Topaloğlu] hayatıma katkısı. Bir sanatçı vizesiyle gittim. Onu da Saklı Ezgiler sayesinde aldık. Birol abi bile şaşırdı, ‘Ulan bize bu kadar kolay vize vermiyorlar.’ dedi. Bir kültür sanat etkinliği düzenlemişler, Paris’in dışında köy gibi bir yerde. Şato diyor onlar. Eski tarihî bir mekân. Birol demiş ki, ‘Ben gelemiyorum ama size iyi bir müzisyen ve folklorcu gönderiyorum.’ O zaman kaval çalıyorum ama yarım yamalak çalıyorum, bir tane de horon biliyorum. ‘Nasıl abi ya, sen gidecektin hani oraya.’ dediğimde, ‘Hayır, benim işlerim var sen gideceksin, kaval ve horon öğreteceksin. Bir şey olmaz, orada kimse bilmiyor. Senin bilmediğini ne bilecek herif, bildiğin kadar öğret.’ dedi. 15 gün Paris’te kaldım abi, bir şatoda yatıp kalkıyoruz. Dayımın yanına Almanya’ya geçtim oradan. Ben oymacılığa kafayı sarmışım. Almanya’dan bir oyma bıçak seti aldım, hâlâ kullanırım.
Sonra İstanbul’da tekstil işinde on sene çalıştım. Gaziosmanpaşa tarafında. İstanbul’u terk ettikten sonra bir seneye yakın köyde kaldım, İstanbul’a bir daha gitmeme kararı aldım. Tekstil işinde hayatını geçirecek bir insan değilim, dedim. İstanbul benim hayatımı törpülüyor, benim için ziyan. Geldim bir seneye yakın bu kafayla köyde kaldım. O sürede köy okulları kapanmış. Muhtardan anahtarı aldım, dedim ki ‘Oyma işi yapacağım.’ Okuldaki lojmanı düzelttim. Evde öyle bir alan yok. Bir tane tezgâh uydurdum oraya, bir tane de eski demir divan koydum. Gece orada yatıyorum bazen. Tenha bir yer, gelen giden yok, elektriği de var üstelik ama ne yapacağımı bilmiyorum. O zamanlar bir tarz, stil, öyle bir şey yok. Okulun kırık sıra tahtaları var, kenara yığılmış. Ben bile bu sıralarda okumuşum. Bunları aldım abi, aylarca uğraştım, oyma yaptım her tarafını. Bak nelere çevirdim. Arkada isimler, yazılar var. Önde sanat, arkada tarih. Aha sana başlık. Önde o put yapan çocuk var abi. Okul sırasında. Arkasında onun geldiği yer, o çocuğun. Öyle bak. Nereden nereye gelmişim diyorum şimdi. Usta yok bir şey yok. Kendi kendine günbegün üzerine koyuyorsun bir şeyler.

Alın teri, göz nuru ve harcanan zaman
– Oturduğun eski sıraları oyarken, kendini de oydun yani…
Evet abi. O süreçte Birol abi aradı, ‘Bir ev aldım Çamlıhemşin’den, arabaya taşıyacağım. Buralardaysan gel bana biraz yardım et.’ dedi. Biliyor köyde olduğumu. ‘Tamam abi,’ dedim, ‘bana da bir değişiklik olur.’ Onun köyünde, Apso’da kalıyoruz. Arhavi’deki Ezmoçe köy evinin numaralanma aşamasından itibaren tanığıyım ben. Çamlıhemşin’den ustalar geldi. Önce serenderi kurdular. İçinde çadır kurdum ben de. Her tarafı açık. Delik deşik. İki ay o çadırda kaldım. İki ay zımpara yapmışım o evin içinde. O serenderde dolgu yapmışım. Köyde adam yardım istemiş, gelmişim yani. Üst katın arkada bir kapı var. Birol bir iki aylığına İstanbul’a gitti, ‘Sen istediğin zaman ayrılabilirsin, sana kalmış.’ dedi. ‘Bulaştığım işleri bitireyim, toparlar giderim.’ dedim. Bir gün, ‘Şu kapıya oyma yapayım.’ diye düşündüm, ‘Birol’a da sormayayım.’ Yapabilir miyim? Niye yapamayacağım? Bir papatya motifi çizdim, etrafına da bir şeyler. Öyle lalettayin bir kapı ki, ahır kapısı daha iyidir. Çiviler çakmışlar, oyacak yerleri bile oyamıyorsun. Bu kapıyı oydum. Birol abi geldi, ‘Bayağı bir iş becermişsin, ne güzel olmuş, nereye gideceksin sen şimdi?’ diye sordu. ‘Rotam belli değil ama İstanbul’a dönmeyeceğim.’ dedim. ‘Biz de buraya taşındık, derneği de getireceğiz. Bir odasında kalırsın. Bak bu işi yapıyorsun. Madem şu an belli bir işin yok, bu iş üzerine yoğunlaş belli bir şey çıkana kadar.’ dedi. Bu alanda beni destekledi adam. Refika da aynı.
Derneğin [Gola] odunluğunu atölyeye çevirdim, derme çatma bir tezgâh çaktım. Küçücük odunluk. Orada ben 3-4 tane kapı oydum, sipariş aldım abi. Yaptığım hobi tarzı oymalar boyutlanıp beceri kazandıkça daha dikkat çeken şeyler üretmeye başladım. Oraya evrildim. Sosyal medya paylaşımlarıyla çok kişiye ulaşınca, kapı işi olmasa bile oyma üzerine bir şeyler gelmeye başladı. Bana cesaret verdi. Artık kendi harçlığımı da çıkarmaya başladım yavaş yavaş. Daha henüz vizyon oluşmamış ama oyma araştırmaları yapıyorum.

Dayımın oğlu Gürcistan’da bir inşaat işi aldı, beni de çağırdı. Gökçe [Sümerkan] dedi, ‘Yo gidemezsin, sen ilerleyeceksin. Ben görüyorum, gidemezsin!’ Ailem de bir yandan baskı yapıyor, ‘Oralarda ne oyalanıyorsun, gidip çalışsana, evleneceksin barklanacaksın.’ falan. Sanat tarihi dersleri verdi bana Gökçe. Ben onun yaptığı sanatla dalga geçen bir ‘hanzo’ idim ilk başlarda. Resimler yapıyordu. Modern sanat tarzında. Yamuk yumuk adamlar falan. ‘Böyle resim mi olur?’ dediğimde hüngür hüngür ağladığını bilirim. Bana çok şey öğretti. Mesela bugün iyi kötü bir kompozisyon oluşturabiliyorsam onun sayesindedir. Yoksa ben ilgisiz motifleri yan yana koyuyordum. ‘Alan dolsun yeter ki’ mantığında işler yapıyordum ilk başlarda. Biraz önüm aydınlandı, stil oluşmaya başladı. Bölge mimarisi üzerine. Bir gün Birol geldi, ‘Bir arkadaşım senin kapıyı gördü, oyma kapı yaptırmak istiyor.’ dedi. Öyle sevindim ki. İçimde biriktirmişim, yani dese ki bedava yap yapacağım. Çünkü sonunda onaylanmışım. Sene 2016.

Çok paralar kazanamadık. O yaptığım işlere bakıp ‘Bedava yapmışım.’ dediğim çok oldu, buna rağmen bugüne kadar iş verip de pazarlık yapmayan, fiyat kırmayan olmadı ama onlar beni geliştirdi. Ben bu işi yapıyorum artık ve oyma sanatçısı diyebiliyorum kendime. Bu işin içine böyle daldık. O gün bugündür abi, çok şükür artık başka hiçbir yaptığım iş yok. Bununla idare ediyoruz. Bedava çalışma işi bitti. Artık alın terim göz nurum ve harcadığım zaman bir şeye değsin. Yaptırmayan da yaptırmasın.
