Prof. Dr. Mesut Yeğen: ‘Sürecin ikinci fazı ilkinden de sancılı geçecek’

SÖYLEŞİ: SERPİL İLGÜN

Mesut Yeğen – (Fotoğraf: Zelal Topuz)

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan ve Kürt hareketiyle müzakere sürecini başlatan çağrısı bir yılı geride bıraktı. İktidarın “Terörsüz Türkiye” olarak kodladığı ve TBMM’de komisyon kurma dışında“güven arttırıcı” adımlar atmaması, “süreç krizde” başlıkları atılmasına zemin hazırladı. Bu durum, Türkiye toplumunun (özellikle Kürtlerin) sürece verdiği destek ile duyduğu güven arasındaki makası açık tutarken; genel olarak sürecin meselenin taşıdığı hacim ve aciliyetine uygun ilerlememesi, pek çok tartışmanın konusu oldu. Bahçeli’nin şaşırtıcı çıkışlarının aksine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreci somut olarak sahiplenmekten kaçınması, konunun siyasi elitler arası bir müzakere olarak yürümesi, risk alanları arasında sayıldı.

Sadece iktidar somut adım atmazken PKK’nin silah yakma, kendini feshetme gibi güçlü ve tarihî adımlar atması nedeniyle değil; İmralı eksenli görüşmeler devam ederken, örneğin kayyım siyasetinin CHP’yi de içererek sürdürülmesi gibi gelişmeler nedeniyle de “Demokrasi olmadan barış olur mu?” sorusunu daha çok sorduran bir sürece tanıklık ediyoruz. Bilindik çatışma, çözüm ve müzakere süreçlerine benzemeyen, tamamen ‘özgün’ bir işleyiş mekanizması bulunmakta.

Meclis Komisyonu’nun İmralı adasına giderek Öcalan’la görüşmesi, sürecin son iki ayının ana gündemlerinden birini oluşturmuştu. “Barış tek kanatlı bir kuş değildir.” diyen Devlet Bahçeli’nin, 22 Kasım’daki grup toplantısında düğüm hâline gelen bu konuya da müdahale etmesiyle Öcalan’la görüşme sorunu hızla çözülürken; özellikle CHP’nin görüşmede yer almama kararı ve karara gelen tepkiler, önümüzdeki günlerin yeni bir sorun alanı olarak gösteriliyor.

Kürt meselesine yakınlığıyla bilinen sosyolog, Prof. Dr. Mesut Yeğen’le (Bu söyleşiyi yaptığımız 21 Kasım itibarıyla) sürecin bir yılını, Öcalan’la görüşmenin nasıl bir anlam taşıdığını, geleceğe dair etkilerini ve CHP’nin tavrını konuştuk.

Sürecin üzerinden geçen bir yılın kısa bir değerlendirmesiyle başlayalım. Geride bıraktığımız 13 ayda PKK cephesinde pek çok önemli adım atılırken, iktidardan Meclis’te komisyon kurulması dışında somut bir karşılık gelmedi. Sürecin adı bile konulmuş değil. Neden?

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor, sürecin başlamış olması kendi başına çok önemli. Hele başlamadan önceki devlet-Kürt ilişkileri, devlet-Kürt siyaseti ilişkilerinin ne durumda olduğunu düşünürsek… Bu kıyasla baktığımızda, sürecin başlamış olması önemli bir girdi. Niye başlamış olduğunu daha önce konuşmuştuk, çok özetle bölgedeki jeopolitik durum değişikliğinden dolayı başladı. Ama şunda haklısınız; 13 aydır bir şekilde yürüyen bir süreç var ve fakat bu 13 ayda elimizde somut bir çıktı olarak sadece TBMM Komisyonu ve bu komisyonun son birkaç aydır yaptığı çalışmaları var.

Aslında, iktidar kanadı bu komisyonun kurulmasına bile çok hazır değildi. Hatta, komisyonun kurulmasını ekim ayına ertelemeye çalışıyordu. Ancak Bahçeli’nin baskısı sonrasında komisyonun temmuz ayı içerisinde kurulması mümkün oldu ve komisyon, çalışmalarında neredeyse ilk fazını tamamlamak üzere.

Bu anlattıklarım şunu gösteriyor: Belli ki iktidar cenahı, özellikle AK Parti kanadı süreci zamana yaymak, uzatmak istiyor. Ya başka bir şeyleri bekliyor ya da sürecin uzamasını bir şekilde bir enstrüman olarak kullanmak istiyor. Tahminim, ikisi birlikte.

Neticede ortada bir komisyon var ve bu komisyon çalışmalarını eğer bundan sonra büyük bir problem olmadan söylendiği üzere aralık ayı sonunda tamamlamış olursa, karşımıza çıkacak olan şey, örgütün şu ana kadar atmış olduğu adımlara devletin de mukabele etmiş olması olacak.

Devletin vereceği cevabın içeriğinin hangi kuvvette olacağını henüz bilmiyoruz. Beklenen, belki lider kadrosu dâhil olmak üzere, bütün militanlarının, eğer istiyorlarsa, Türkiye’ye dönmelerini mümkün kılacak bir yasal düzenleme. Bu da bizi aşağı yukarı şuraya getiriyor: Süreçte bir faz tamamlanmış, yeni bir faz da açılmak üzere. Ve lakin büyük ve çok sayıda adımın atılmaması, sündürme gibi arızalar, sürecin bundan sonrasına dair de önemli işaretler veriyor. Süreçte negatif barış durumundan pozitif barış durumuna geçilmesi söz konusu. Ancak, ikinci faz olarak pozitif barış fazı ilki kadar, belki ilkinden de fazla sancılı geçecek. Görünen bu.

Erdoğan, atılacak adımları seçime endeksliyor

Kürt tarafıyla iktidar tarafının süreçten beklentiler veya çözümün nasıl olacağı gibi konulara aynı zaviyeden bakmadıkları sır değil. Bununla birlikte, AKP ve MHP de aynı perspektifi taşımıyor sanki. Nitekim Bahçeli’nin, 11 Kasım’daki grup toplantısında “Gerekirse İmralı’ya gider Öcalan’la görüşürüm.” çıkışı da ağırlıkla buradan okundu. Yorumunuz ne? Erdoğan Bahçeli’ye göre neden hâlâ daha somut, net bir irade ortaya koyamıyor?

İki büyük sebebin olduğunu düşünüyorum. Birincisi, meselenin bölgesel mahiyetiyle, ikincisi de iç siyasetle ilgili.

Bölgesel kısmında galiba şunu söyleyebiliriz: Erdoğan çözüm sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, konuşmalarında da sık sık karşımıza çıktığı üzere, Türklerden, Kürtlerden ve Araplardan oluşan bir tür kardeşlik ya da birlik hukuku oluşmasını beklerken; Bahçeli açısından bu kardeşlik hukukunda Arapların olması bir zorunluluk değil. Erdoğan, Suriye’de SDG ile varılacak bir çözümün esas olarak SDG’yi rejim karşısında güçsüz bırakacak bir çözüm olmasında ısrarlı görünürken; Bahçeli açısından ise bu olsa iyi olur ama bunun olması için süreci bu kadar geciktirmeye gerek yok! Dolayısıyla Suriye’ye dair farklı bir değerlendirme söz konusu. Onun içindir ki Suriye’de Erdoğan, özellikle de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, rejimin ihtiyaçlarını daha fazla gözeten, SDG’yi bir şekilde ikincilleştiren bir sonucun peşinde görünüyor.

Aralarındaki temel farkın iç siyasetle ilgili kısmında da gördüğüm şu: Erdoğan sonuçta sürecin bir şekilde tamamına ermesi için bazı anayasal değişiklerin, demokratikleşme getirecek düzenlemelerin yapılması gerektiğinin farkında. Ve fakat bunlar yapılırsa iktidarını bugünkü gibi devam ettirip ettiremeyeceğinden emin değil. O itibarla da süreci mümkün olan en az demokratikleşme adımıyla destekleyerek götürmenin derdinde. Ve yine mümkünse sürecin yasal düzenlemelerle ilgili kısmını seçim atmosferine kadar, anayasa değişikliğiyle ilgili kısmını da seçimin yapılacağı tarihe kadar uzatarak, burada yapılacakları esas olarak seçimler için bir malzeme hatta aktörler arasında bir pazarlık konusu hâline getirmek istiyor.

Erdoğan tarafındaki ağırdan almaya bir üçüncü sebep olarak, komisyonun İmralı’ya gitme tartışmalarında da ortaya çıkan şu endişe eklenebilir: Erdoğan ve anladığım kadarıyla Dışişleri Bakanı Hakan Fidan gibi isimler, süreç olur da bir kez daha akamete uğrarsa, dönüp o aşamaya kadar olanları topluma izah edebilecek bir noktada da kalmak istiyorlar. Ki, Erdoğan’ın 19 Kasım’daki grup toplantısında açıkça “Komisyondan bir heyet İmralı’ya gitsin.” açıklaması yapmamasında, bu tür bir tedbirlilik var görünüyor.

– Bahçeli’nin “İmralı’ya gitme” çıkışı, öncekilerde olduğu gibi “Erdoğan’a rest” şeklinde de yorumlandı ancak Bahçeli benzer çıkışlarının hemen öncesinde Erdoğan’la ikili görüşmeler gerçekleştiriyor. Görüşüyor olmalarına rağmen neden böyle bir algı yaratılıyor? Bu görüşmelerde sürecin gündeme gelmiyor olması mümkün mü?

Mümkün değil. Zaten gündeme gelmiş olduğu içindir ki Erdoğan, o grup konuşmasını yaptı ve İmralı’ya gidiş konusunda demin dediğim tutumunu açıkladı. Bahçeli ile aralarındaki görüşme olmasaydı, büyük bir ihtimalle o konuşmayı da yapmayacaktı. Ustalıkla hazırlanmış o konuşmada Erdoğan, İmralı’ya gidilmesi gerektiğini ima etti ve fakat bunu söylemedi. Dolayısıyla siyasi sorumluluğu almadan, bu işe komisyonun karar vermesi gerektiğini bildirmiş oldu.

CHP’nin kararı doğru değil ama anlaşılabilir

– Komisyondan bir heyetin İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşmesi konusunda CHP’nin tavrını nasıl değerlendirirsiniz? Heyette yer almama kararı sürpriz oldu mu?

Sürpriz olmadı. Desteklediğim değil ama beklediğim bir karardı. CHP’nin komisyondaki üyelerinin en azından birinin İmralı’ya gitmesinin daha doğru olacağını düşünürdüm ve halen de o fikirdeyim. Ve fakat CHP’yi kuşatan dinamikleri ve çözüm süreci etrafında son birkaç ayda olanları hesapladığımda, CHP’nin bu kararı almasını bekliyordum. Kendi adıma, CHP’nin çözüm sürecini destekleme, ardından da komisyonun içinde yer alma kararlarını aldığı gibi, bunda da kendisini kuşatan dinamikler pahasına İmralı’ya gitme kararını desteklemesini beklerdim. İyi olanın da bu olduğunu düşünürdüm. Ama sonuçta CHP bizden bağımsız, kendi dinamiklerince yönetilen bir aktör. Oradan baktığımda da alınan karar benim açımdan beklenmeyen bir karar olmadı.

– CHP bu kararı neden almış oldu?

Birincisi, hepimizin bildiği üzere CHP tabanının önemli bir kesimini, bırakın İmralı’ya gidilmesini, komisyonda yer almaması gerektiğini ya da sürecin desteklenmemesi gerektiğini düşünen insanlar oluşturuyor. Bu insanların memnuniyetsizliği, süreç hakkındaki şüpheleri de sürecin gidiş biçiminden dolayı zaman içerisinde azalmadı, arttı. Çünkü CHP, evet süreci destekliyor, komisyona üye gönderiyor ve fakat CHP ya da CHP’lileri ilgilendiren alanlarda neredeyse CHP’li seçmenlerin, politikacıların hiçbir talebi karşılanmıyor. Aksine, CHP büyük bir mengene içerisinde sıkıştırılmaya devam ediliyor. CHP seçmenlerinin, kadrolarının, CHP tarihinden gelen birtakım hassasiyetleri var. Bunlara ek olarak bir de sürecin gidiş biçiminin bu hassasiyetleri büyütmesi ya da en azından etkisizleştirmemesi durumu var.

İkincisi, kasım ayı sonunda CHP’nin bir kurultayı var ve o kurultayda eninde sonunda bir seçim yapılacak. Dolayısıyla CHP o kurultaya bu kadar hassas bir mesele üzerinden büyük bir ayrışma yaşamış olarak girmek istememiş olabilir. İstememesini de anlayışla karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta evet, liderlik bütün baskılara rağmen doğru olan kararı almayı gerektirir. Ancak bu önerme esas olarak iyi bir önerme olmakla birlikte, CHP liderliğinin kendisini kuşatan dinamikleri, İmralı’ya gitme oylamasından bir hafta sonra gerçekleşecek kurultayda önemsemesinin de çok garip olmadığını düşünüyorum.

Ek olarak, CHP son birkaç ayda cumhurbaşkanı adayının hapse konulmuş olmasının dışında, kendi tüzel kişiliğini de neredeyse kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldı. Ve bu, basında yer alan 19 Mart iddianamesinde de görüldüğü üzere demoklesin kılıcı gibi CHP’nin başında sallanmaya devam ediyor. O itibarla da CHP’nin sürecin gereklerini yerine getirmek konusunda, biraz iktidarın yaptıklarına bakarak karar vermesini anlayışla karşılamak gerektiğini düşünüyorum.

CHP’nin kararına Erdoğan zemin hazırladı

– Bunlar İmralı’ya gidecek heyete üye vermemenin arka planını oluşturuyor. Ama bir de “Bu meselenin İmralı’ya gidip gitmeme konusuna sıkıştırılmasına milletimizin rızası yoktur.” gibi kamuoyuna açıklanan gerekçeler var. PKK ve DEM tarafının aylardır en başat talebi hâline gelen Öcalan’la görüşme, meseleyi İmralı’ya gitmeye sıkıştırmak mı oluyor? Gerekçelendirme için ne söylersiniz?

Bu yanlış değil. CHP tabanına sorduğunuzda, aslında sadece CHP tabanı da değil, genel olarak toplumda “İmralı’ya gidilsin, Öcalan’la görüşülsün.” işine büyük bir onay gelmiş değil. Burada sorun, CHP liderliğinin bu onayı ne kadar gözetmek zorunda olduğu. Çünkü buna bakılacak olursa, belki çözüm sürecine hiç katılmaması, komisyona da girilmemesi gerekiyordu.

Şunu da vurgulamak da yarar var; CHP sonuçta komisyondan çekilmiş, çözüm sürecine desteğini geri çekmiş durumda değil. Aksine komisyonda kalmaya ve çözüm sürecine destek olmaya devam edeceklerini duyurdular. Sadece İmralı’ya gidip Öcalan’la yüz yüze görüşme teklifini kabul etmediler. Anladığım kadarıyla CHP’liler komisyonda Öcalan’la telekonferans yoluyla görüşülebileceğini önerdiler. Fakat bu öneri kabul edilmeyince yüz yüze görüşmeye katılmayacaklarını belirttiler.

– Kararın oluşmasında “CHP medyası” etkisi için ne söylersiniz?

Eğer Erdoğan’ın ve AK Parti’nin süreci başka türlü yürütmesi söz konusu olsaydı, medya baskısı da bu kadar etkili olmazdı. Ama belirttiğiniz üzere CHP yönetimi ile CHP medyasının meseleye bakışı arasında büyük bir fark var. Bu fark çözüm sürecine destek olurken, komisyona girerken de vardı ve fakat CHP yönetimi bu farka rağmen kendisinden beklenmeyen pozisyonu aldı. Ama Erdoğan en azından son grup toplantısında ‘İmralı’ya gitmek, çözüm sürecinin salimen yürümesi için gerekli bir adımdır, ben de gidilmesini destekliyorum.’ demediği, bu siyasi sorumluluğu almadığı için CHP’liler de kendisinden atılması beklenen olumlu adımı atmayabilecekleri bir zemin bulmuş oldular. O itibarla burada bence kritik soru şudur: CHP bu kararı almış olmakla, Erdoğan’ın CHP’den almasını beklediği kararı mı almış oldu?

Nitekim Özgür Özel de sürecin başından itibaren Erdoğan’ın CHP’yi komisyon dışına itmeye çabaladığını dile getirdi.

Erdoğan, CHP’nin sürece girmemesini ya da bir şekilde yarıda bırakmasını daha çok tercih ediyor muydu, bundan emin değilim ama sonuçta CHP’lilerin almış olduğu kararı almalarını mümkün kılan zemini hazırlamış oldu.

Seçmenin kararı nasıl okuyacağını henüz bilmiyoruz

– CHP’nin kurultaya sunacağı yeni program taslağında yerel yönetimlerden ana dilde eğitime, Kürt meselesinin çözümü başlığında yer alan maddelerin -CHP için ileri bir metin olsa da- karar nedeniyle inandırıcılığını kaybettiği söyleniyor. Katılır mısınız?

Pek katıldığımı söyleyemeyeceğim. Program metnini baştan sona okudum, içerik olarak kuvvetli bir metin fakat Kürt meselesinde öyle olduğunu çok düşünmüyorum. Kürtçenin geliştirilmesinin önündeki engelleri kaldırmak gibi birtakım ibareler geçiyor ama bunlar bugünün konuları değil. Kürtçenin bir eğitim dili olup olmayacağı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konusundaki maddeler, CHP’nin daha önce de zaten söylemiş olduğu şeyler ve onlardan Kürtçe eğitimin CHP tarafından destekleneceği manası kolaylıkla çıkarılamıyor. O itibarla komisyon kararıyla CHP program metni arasında çok büyük bir çelişki yok.

– Ama bu belki meselenin daha sıcak olmasından da kaynaklı olarak pek o kadar duyulmuyor, hatta özellikle AKP cephesinde tersiymiş gibi propaganda yapılıyor.

Şu ilk birkaç günlük tartışmalar kanaat önderleri tartışması. Yani seçmen, kamuoyu bu işi nasıl okuyor, henüz bilmiyoruz. Evet, kanaat önderlerinden büyük bir reaksiyon var, onu görüyorum ama hem CHP’yi zorlayan dinamikler hem de CHP’nin İmralı’ya gitmeyecek olmasına rağmen, komisyonda kalarak çözüm sürecine destek olacağını duyurmuş olması, seçmenler tarafından bir bütün olarak okunacaktır.

CHP’yle Kürt seçmen ilişkisi hemen buharlaşmaz

– Dolayısıyla, kararın spesifik olarak Özgür Özel yönetiminin Kürt seçmenle kapatmaya uğraştığı mesafeyi yeniden açacağı yorumları erken olur diyorsunuz.

Çok erken. Sürecin ilerleyen safhalarındaki olası adımlar karşısında buna benzer kararlar alınırsa, tabii ki olur. Ve fakat İmralı’ya gitmeme kararı aldı diye -özellikle büyük şehirlerde- CHP’yle Kürt seçmen arasında yakın geçmişte kurulan yakınlaşma bir anda buhar olup havaya karışacak demek çok mümkün değil. Bir de şunu unutmayalım: Sonuçta biz CHP’yle Kürt seçmenler arasındaki ilişkiyi esas olarak cumhurbaşkanlığı seçimleri ve büyük şehirlerdeki belediye başkanlığı seçimleri etrafında konuşuyoruz ve merak ediyoruz. Yoksa Kürt seçmenlerin önemli bir kısmı milletvekili seçimleri söz konusu olduğunda zaten DEM Parti’ye oy vermeye devam ediyorlardı. Muhtemelen bundan sonra da öyle olur. Ancak cumhurbaşkanlığı ve büyükşehirlerde belediye başkanlığı söz konusu olduğunda apayrı bir dinamik olacak. O zaman Kürt seçmenler “Muhalefetin adayına mı, CHP’nin, Özgür Özel’in adayına mı, yoksa işte iktidarın adayına mı oy vereceğim?” sorusuyla karşı karşıya kaldığında, “CHP İmralı’ya heyet göndermemişti, onun için götürüp AK Parti’nin adayına oy vereyim.” demeyecektir. CHP’ye oy verme eğiliminde olanların bir kısmı belki eskisi kadar hevesli olmayacaktır ama o anda bambaşka sorular, bambaşka dinamikler devreye girip Kürt seçmenlerin kararını belirleyecektir.

Bununla birlikte CHP aldığı İmralı’ya gitmeme kararı üzerinden, eğer İyi Parti, Zafer Partisi cephesine doğru çekilmenin ilk adımını atmış olduysa, bu elbette bir risk. Ama bugün öyle olacağına dair elimizde henüz bir işaret yok.

Yeni Yol verdiği imajın tersi bir karar aldı

– Saadet, Gelecek ve Deva partilerinden oluşan Yeni Yol grubunun heyette yer almama kararına değerlendirmeniz ne olur?

Sürpriz burada. Ancak üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen Yeni Yol grubunun neden bu kararı almış olduğunu anlayamadık. Yeni Yol’un verdiği imaj, kararı destekleyecekleri yolundaydı. Son anda fikir değiştirmeleri bu grubun gerçek bir siyasi aktör olamamasıyla ilgili olsa gerek. Grubun eklektik yapısı ve toplumsal karşılığının zayıflığı bu türden bir tutarsızlığa yol açmış olabilir. Öte yandan, Yeni Yol temsilcisinin heyette olmamasının önemli bir sonucu var. İmralı’ya gidecekler AKP, MHP ve DEM temsilcileri oldu. Allah’tan İmralı’ya gitme, sürecin tamamını anlatmıyor. Yoksa bütün sürecin bu üç parti arasında yürüdüğü ya da yürüyeceği türünden bir izlenim oluşurdu.

Öcalan meşru muhatap olarak kabul edilecek

– Peki, komisyondan bir heyetin Öcalan’la görüşecek olması, süreç açısından ne ima ediyor?

Bu konuda herkesin üzerinde uzlaştığı kanaati ben de paylaşıyorum. Öcalan’a gidilmesi Öcalan’dan yeni bir şey duyulabileceği için değil, esas olarak Öcalan’ı bu sürecin merkezine yerleştireceği, Öcalan’ı bu sürecin meşru bir muhatabı kılacağı için önemli. Diğer türlü Öcalan, kanaatlerini zaten çeşitli araçlarla bildirmiş durumda.

Meşru muhataplık meselesi bir kez oluştuktan sonra, artık sürecin birinci fazını aşağı yukarı tamamlamış olacağız. Bundan sonra top, artık daha fazla Meclis’in, siyasetin önünde olacak. Şunu eklemek isterim: “Ziyaret Öcalan’ı meşrulaştırır, onun için yapılmamalı.” önermesi yerinde bir önerme değil. Öcalan’ın silahlı faaliyete son verip, örgütünü feshettikten sonra sadece Kürtler nazarında değil, genel olarak siyaset nazarında meşrulaşması doğal bir sonuç olur.

– Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlarından Mehmet Uçum, beklenen geçiş dönemi yasaları bahsinde son olarak Şeyh Sait isyancıları için 1928 yılında TBMM’de çıkarılan yasaya atıf yapmıştı. Başkaca da işaretlere bakınca ne görüyorsunuz? Beklenen yasa -bir PKK yasası- artık daha yakın bir tarihte somutlaşmış olur mu?

Evet. Zaten kasım ayının sonundayız, önümüzdeki bir ay boyunca Meclis’te bütçe görüşmeleri olacak ama bütçe görüşmeleri sürerken komisyon bu PKK yasasını da görüşüp bir şekilde Genel Kurul’a getirebilir. Dolayısıyla, başta ilan edilen takvimden çok büyük bir sapma olmadan ocak ayı içerisinde bu yasa geçmiş olabilir.

Reform hamlesi, güçlü demokratik adımlar içermeyecek

– Bazı AKP’li yorumcular, ‘PKK yasası’nın ardından yılın ilk aylarında Erdoğan’dan güçlü bir demokratikleşme, “reform” adımları geleceğini söylüyor. Siz de Perspektif’teki “AK Parti 2.0’a hazır mıyız?” başlıklı yazınızda, AKP’nin seçimleri Kürt sorunuyla ilgili alanların yanı sıra CHP dışındaki muhalefetle “kucaklaşmaya” dair de reformlar yaparak karşılayabileceğini belirtmiştiniz. Bunların çerçevesi ne olabilir?

Reform hamlesi başlatacağına kaniyim ama bu reform hamlesinin güçlü bir demokratikleşme paketi içereceği konusunda şüphelerim var. Erdoğan sadece baskı enstrümanını kullanarak önümüzdeki seçimlerde yeniden kazanabilmesinin o kadar kolay olmayacağını fark etmiş görünüyor. AK Parti’yi ve Erdoğan’ı “AK Parti 2.0” fikrine getiren de bu sonucun idrak edilmiş olması. Dolayısıyla, ‘PKK yasası’ çıktıktan sonra Meclis gündemine bu türden reform paketleri geleceğini düşünüyorum.

Bir kısmı demokratikleşme adımlarını içerebilir ama bunlar 19 Mart’tan beri yürüyen operasyonun sonuçlarını etkisizleştirecek adımlar olmaz. Büyük ihtimalle 2016’dan sonra AK Parti’nin yarattığı tahribatı biraz ortadan kaldırmaya yönelik olur, ki onların da seçimler üzerindeki etkisi çok doğrudan olmaz diye düşünüyorum.

CHP’ye baskılar da süreç de devam edecek

– “Barış ve demokrasi” tartışması, CHP’ye yönelik operasyonlarla birlikte ivme kazanmış oldu. Siz de “Türkiye’nin bu demokrasi standartlarında kalarak Kürt sorununu halledemeyeceğini” dile getiriyorsunuz. Meseleyi bu ikili zeminde yürütmek ‘sürdürülebilir’ mi? Ve bu nasıl sonuçlar üretir?

Teorik olarak “yürütülemez” demek kolay ve fakat gördüğümüz o ki, AK Parti ve MHP, gittiği yere kadar böyle yürütecekler. Burada, zaman zaman DEM Parti’nin CHP’ye yönelik baskıları eleştiren açıklamaları önemli. Ama kritik safha şu; DEM Parti ya da PKK çevreleri ne zaman “CHP’ye yönelik bu sindirme operasyonu süreci etkiliyor, adımlarınızı mutlak olarak gözden geçirin!” demeye başlayacak? Doğrusu, bu kadar kritik bir süreç yürürken bunun denmesi çok zor. Silahsızlanma aşaması geride bırakıldıktan, iş daha fazla demokratikleşme adımlarının konuşulmasına geçince, bu pozisyonu almak belki daha kolay olacak. Ama o olduğunda da eninde sonunda iş gelip anayasa ve seçim tartışmalarına gidecek ve orada da yine DEM Parti’yi, Kürt siyasetini böylesi önemli zorluklar bekliyor olacak. Dolayısıyla oradaki gerilim esnasında, DEM Parti’nin “Eğer bu baskılara son vermiyorsanız, biz sahadan çekiliyoruz.” deme imkânı yine olmayacak. O itibarla, beklentim seçimlere kadar, yani 2027, 2028’e kadar bu dinamiklerle birlikte yol alacağımız yönünde. CHP üzerindeki baskılar da aynı anda çözüm süreci de devam edecek.

Suriye’de pozisyonunu güncelleyen taraf Türkiye oldu

– Suriye konusunu tek soruya sıkıştırmanın güçlüğünü göze alarak soralım; Trump’la 10 Kasım’da yaptığı görüşmenin ardından Colani yönetiminin SDG karşısında elinin güçlendiği, Türkiye’nin de bundan memnun olduğu söyleniyor. Son gelişmeler ne gösteriyor sizce?

Beyaz Saray’da yapılan görüşmenin Şara’ya meşruiyet sağladığı, rejimi beklenenden kalıcı kıldığı çok açık. Ancak rejimin SDG karşısındaki pozisyonunu eskisinden ne kadar farklılaştırdığı konusunda emin değilim. Erdoğan ve Hakan Fidan’ın açıklamalarından gördüğüm, Türkiye daha ziyade SDG’yle ilgili pozisyonunu revize etmiş gibi görünüyor. Ki, Duhok’ta yapılan, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin de katıldığı ve büyük ihtimalle Türkiye’nin örtülü onayıyla gerçekleşen forumda da gördük ki, artık Suriye’de de bir tür adem-i merkeziyet fikri neredeyse herkes tarafından konuşulmaya başlanmış durumda. O itibarla son birkaç aydır yaşananların ama özellikle Trump görüşmesinin Şam rejimini kalıcı kılmaya önemli bir katkıda bulunduğunu ve fakat SDG’ye karşı da pozisyonunu radikal olarak değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Pozisyonunu güncelleyen taraf Türkiye olmuş gibi görünüyor. Bu demek değil ki SDG orada Irak Kürdistan’ına benzer bir federatif yapıya kavuşacak. Ama 10 Mart Antlaşması biraz daha SDG’nin perspektifinden yorumlanarak uygulamaya geçecek görünüyor. Bu da SDG’nin, yani askeri kuvvetlerin bireysel olarak değil, büyük askeri birimler olarak Suriye ordusuna katılacağı, bununla birlikte Şam yönetiminin, Kürtlerin ya da SDG’nin şu anda kontrolünde olan yerlerde bugünden yarına merkezî bir otorite kuramayacağı anlamına geliyor.