Muzaffer Oruçoğlu’ndan Kürt ve Ermeni edebiyatından portreler Mezalime uğramış iki halka vefa ve katkı

VECDİ ERBAY

Cegerxwîn, Muzaffer Oruçoğlu

Muzaffer Oruçoğlu kimdir? Bu soruyu, Kürt Edebiyatından Portreler ile Ermeni Edebiyatından Portreler kitaplarını okuyunca sordum. Kendime sorduğum ve haksız olmadığını düşündüğüm bu sorunun birden fazla cevabı vardı. Siyasetçi, Terekeme, İbrahim Kaypakkaya’nın okul arkadaşı ve yoldaşı, mahpus, sürgün, şair, yazar, ressam, heykeltıraş, felsefeyi hayatın içinden okuyup yazan ve çalışmaktan, üretmekten hiç yorulmayan bir insan…

Romanlarından önce şiirlerini okumuştum Oruçoğlu’nun. İzmir’de, 1990’lı yılların ilk dönemi olmalı, bir arkadaşım önermişti. “Devrimci şiirler”, “Kavga şiirleri” diyerek. Haksız da değildi, Oruçoğlu’nun o dönem yayımlanan şiirleri, özgün bir ses ve anlatım arayışını hissettirse de gençliğin ve devrimci mücadelenin en ateşli şiirleriydi. Şiire heves etmiştim ve yabancısı değildim bu tarz şiirlerin. Fakat o yıllarda, el yordamıyla da olsa, şiirin başka kapılarını aralamaya çalışıyordum. Sanırım daha çok bu nedenle Oruçoğlu’nun o dönem yazdığı şiirlere çarpılmadım ve okumakla yetindim.

Birkaç yıl sonra Piya Kitaplığı ve şair Mehmet Çetin, Oruçoğlu ile bir kez daha tanışmama vesile oldu. Mehmet Çetin yeri geldikçe Oruçoğlu ile ilgili anekdotlar anlatıyordu ve Babek Yayınları yazarın bütün kitaplarını yayımlıyordu. Oruçoğlu’nun romanlarını bu sırada okumaya başladım. Oruçoğlu’nu yazar ve insan olarak sevmeye bu sırada başladım. Yine bu sırada Filozof romanının hatalı basımına tanık olmuştum ki ekonomik olarak yayınevi için feci bir durumdu, şimdi bana çok komik geliyor olsa da…

Muzaffer Oruçoğlu
Kürt Edebiyatından Portreler, Ermeni Edebiyatından Portreler kitaplarının kapakları

Vefa ve devrimci tutumun eseri iki kitap

Yukarıda Oruçoğlu’nun Terekeme olduğunu belirttim. Karslı bir Terekeme’yi Kürt ve Ermeni yazarların portrelerini yazmaya iten şey, belki bu kimliği ile ilgilidir. Bilindiği gibi Kars, birçok etnisiteye ev sahipliği yapan bir şehir. Oruçoğlu ne der bilmem ama ben, bu iki kitabın, çocukluk hatıralarının insanın peşini bırakmamasıyla ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Bu iki çalışma, birçok halka ev sahipliği yapan Kars’a vefa kitapları olarak da değerlendirilebilir. Oruçoğlu, Ermeni Edebiyatından Portreler’in “Önsöz”ünde şöyle diyor: “İçimde tepişen sahipsiz mağdur sesler uzun zamandan beridir böyle bir kitabı telkin edip duruyordu bana. Bu benim acıyla mayalanmış ruhsal biçimlenmem ve göçmen geçmişimle de ilgili bir sorundu sanırım. Çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim Zavot köyünün büyük çoğunluğu, 1918’de başlayan ve 11. Kızıl Ordu’nun Trans-Kafkasya’ya girmesiyle de sona eren, Türk ve Ermeni egemenleri arasındaki boğazlaşmalar döneminde, Borçlı’dan kaçıp gelen Terekemelerden oluşuyordu.”

Oruçoğlu, Zavot için şunları da yazıyor: “Dillere, kültürlere, çatışma menkıbelerine dayanan zengin içsesleri ve sürüleriyle birlikte gelip Zavot’a yerleşiyorlar. Zavot, Ermenilerin terk ettikleri, Malakanların terk etmeye hazırlandıkları, Kürtlerin de boşalan yerleri kim kapacak diye meraklanıp durdukları bir köydü o zamanlar. Gelenler, ağalık deneyimlerini kullanarak arazileri paylaşıyor; kete, xaşıl, xengel, lavaş, pişi gibi un ve yağla yapılan yemekleri yiyor, semaverin çevresinde kıtlama çay içiyor, geldikleri bölgeye ilişkin yalanlarla süslenip güçlendirilmiş hikâyeler anlatıyor, hüzünleniyor, Bolşeviklere lanet okuyor, Nigalay (II. Nikola) rejiminin zenginliklerini övüyorlardı bol bol. Çocukluğum bu hikâyelerin anlatıla anlatıla olgunlaştığı, boyut ve büyü kazandığı 1950’li yıllara denk gelir.”

Konuşma dili Azericedir Zavot’ta ama Rusça, Ermenice, Gürcüce ve Kürtçe sözcüklerle dopdoludur. Bir de radyo vardır: “O zamanlar önü fileli, büyük pilli radyoların Bakû, Erivan ve Kerkük kanallarını açıyor; Azeri, Kürt ve Ermeni müziklerini dinliyorduk.” Bu cümleleri okuduktan sonra, “Çocukluk fena bir şey, asla unutturmuyor kendisini” diye geçirdim aklımdan. Bu iki kitabın çocukluk hatıralarına ve çokkültürlü Kars’a vefa dememin nedeni de budur.

Ancak vefa tek başına iki kitabı yazmaya yetmez gibi geliyor bana. Bu nedenle çokkültürlü bir ortamda yetişmiş devrimci bir yazarın merakını da koymalıyız vefa duygusunun yanına. Çalışmalarında ele aldığı konulara bakmak bile Oruçoğlu’nun meraklı bir yazar olduğunu, öğrenmek için büyük bir iştaha sahip olduğunu söylemek için cesaret bulur insan.

Oruçoğlu, mezalime uğramış iki halka, yazar olarak devrimci bir katkı sunuyor. Kürt Edebiyatından Portreler ile Ermeni Edebiyatından Portreler, tam da sistemin istediği gibi, Kürt ve Ermeni yokmuş gibi yazıp çizen yığınla yazara inat yapılmış çalışmalar olduğu için ayrıca kıymetli.

Oruçoğlu’nun vefa duygusu ve çalışkanlığına delil olarak, Avustralya Edebiyatından Portreler kitabını gösterebilirim. Oruçoğlu, nicedir yaşadığı Avustralya edebiyatından şair ve yazarların portrelerini de yazıyor.

Oruçoğlu’nun bu iki kitaptaki yol haritası

Oruçoğlu, kitapların adından da anlaşılacağı gibi, Ermeni ile Kürt yazar ve şairlerin portresini sunuyor okuyucuya. Bunu yaparken, iki halkın ilk edebî ürünlerine kadar yaptığı uzun yolculuğun özetini çıkarmayı ihmal etmiyor. İki halkın sözlü edebiyatının zenginliğinden, belli başlı konularından ve öne çıkan eserler hakkında derli toplu bilgiler aktarıyor. Yanı sıra eserlerin üretildiği tarihe, coğrafi bölgeye, dönemin siyasi ve ekonomik koşullarına da değinmeden geçmiyor. Bütün bu derlemeleri okuduklarından yola çıkarak hazırlamış. Okumalardan edindiği birikim ve izlenimlerinin yanı sıra çocukluk ve gençlik yıllarında iki dilin kulak dolgunluğunun neden olduğu hissiyat da seziliyor Oruçoğlu’nun satırlarında.

Portreleri yazarken şöyle bir yöntem izlemiş Oruçoğlu: Yazarın ya da şairin yaşadığı, ürettiği yılları, bu yılların siyasal ve edebî ortamını değerlendiriyor. Yazarın ya da şairin yetiştiği koşulları, edebî kaynaklarını, ilk ürünlerini anlatarak kısa bir hayat hikâyesi yazıyor. Ardından eserlerini yorumluyor ve edebiyata katkısını değerlendiriyor.

Yazılar kısa ancak Oruçoğlu’nun niyeti en baştan belli: Kürt ya da Ermeni edebiyatının tarihçesini bütün unsurlarıyla ele alan, yazar ya da şair hakkında kapsamlı bir çalışma yürütmek değil, kendi yorumunu da katarak iki halkın edebiyatını ve edebiyatçısını, örnek eserlerden yararlanarak, tanıtmak. Bu niyeti gerçekleştirmek konusunda Oruçoğlu’nun oldukça başarılı olduğunu vurgulamak gerekiyor.

MESTURE ERDELAN – Mah Seref Hanım

Üç başlıkta Ermeni edebiyatı

Ermeni Edebiyatından Portreler’de Oruçoğlu, “Sözlü Edebiyat” ve “Yazılı Edebiyat” başlıklı yazılar ile Ermeni edebiyatının tarihini özetliyor. Daha sonra “Klasik Dönemin Üç Büyük Şairi”, “Modern Ermeni Edebiyatı” ve “Batı Ermenistan Edebiyatı” ile tamamlıyor kitabı.

“Sözlü Edebiyat” ve “Yazılı Edebiyat” başlıklı yazıları merakla okuduğumu ifade etmek isterim. Bir de itirafta bulunayım: Meğer ne çok bilgi eksikliğim varmış Ermeni edebiyatıyla ilgili. Neyse.

Kürt sözlü edebiyatı ile Ermeni sözlü edebiyatı arasındaki benzerliklerin nedenini ise coğrafi komşuluğa hatta yer yer iç içe geçmişliğe bağlamak gerekiyor. Halkların birbirini reddetmesi, ötekileştirmesi ve giderek yabancılaşması sonraki yıllara dair bir durum.

KRIKOR NAREGATSI – Çizim: Muzaffer Oruçoğlu

Oruçoğlu, “Klasik Dönemin Üç Büyük Şairi” bölümünde, Krikor Naregatsi, Nahabet Kuçak ve Sayat Nova’nın portresini yazmış. Sayat Nova dışındaki edebiyatçılar hakkında bilgim yoktu. Belki arada isimlerine rastladığım Naregatsi ve Kuçak’ın Ermeni edebiyatına katkısına bu kitapta vâkıf oldum.

Kitaptaki diğer başlıklarda 12 yazar ve şairin portresine yer verilmiş. Buradaki birçok isme de ilk kez rastladım. Sırası gelmişken, teşekkür niyetine Aras Yayıncılık’a bir parantez açmak gerekiyor: Aras Yayıncılık olmasa Emeni edebiyatından büsbütün bihaber olacaktık.

EHMEDE XANI – Çizim: Muzaffer Oruçoğlu

Baba Tahirê Uryân’dan Wezirê Cebar Nadirî’ye

Kürt Edebiyatından Portreler’e kapsamlı bir “Giriş” ile başlayan Oruçoğlu, 22 Kürt şair ve yazarın portresini yazmış.

Oruçoğlu, “Giriş” yazısına Kürt dili ile ilgili araştırmasına değinerek başlıyor. Ardından sözlü edebiyat hakkında bilgiler paylaşıyor. Yazıdan bir paragraf şöyle: “Kürt sözlü edebiyatına girdiğimde, onun oldukça zengin bir edebiyat olduğunu gördüm. Yaşam ve tarih sahasında, insanın ve hayvanın iç dünyasında gezinen bir edebiyat. Destan, masal, efsane, anı kılığında; manzum ve nesir olarak gezinen bir edebiyat. Onun epik, lirik ve mistik iklimine kapıldığımı söylemeliyim. Müzik, bu sözlü edebiyatın yayılmasında, nesilden nesile aktarılmasında önemli bir rol oynamış. Hikâyeyi ve müziği aynı anda dinleyen halk, bu sözlü edebiyatı ruhun gıdası olarak algılar.”

Kürt sözlü edebiyatının zenginliğini ise şöyle anlatır: “İlk olarak onun yerleşik, kadim bir uygarlık olmasından, ikinci olarak da Mezopotamya, İran ve Yunan gibi üç güçlü uygarlığın birleştiği bir coğrafyada bulunmasından kaynaklanıyordu.”

Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata gelirken, siyasal olayların edebiyata etkisine de değiniyor Oruçoğlu. “1. Dünya Savaşı’na kadar, medrese öğrencilerinin dışında kimse okuma yazma bilmediği için yazılı Kürt edebiyatı, halka açılan bir edebiyat olamamıştı. Halk medrese ile tarikat ve derebeylik kurumunun yöneticilerinden ayrı olarak kendi sözlü edebiyatını yaşamaktaydı. Yazılı Kürt edebiyatı denildiğinde akla dengbêjler, çîrokbêjler, stranbêjler değil; meleler, fakihler, şeyhler geliyordu.”

Muzaffer Oruçoğlu 22 Kürt yazar ve şairi, eserleriyle birlikte, bu bilgilerin de katkısıyla inceliyor ve portrelerini yazıyor.

Cegerxwin – Çizim: Muzaffer Oruçoğlu

Muzaffer Oruçoğlu’nun dili

Yukarıda, kimi yazar ve şairler hakkında kapsamlı çalışmalar olduğuna değinmiştim. İsteyen elbette o kaynaklardan yararlanabilir. Zaten Oruçoğlu’nun iki kitabı da bunu hedefliyor gibi geliyor bana: İsmini ilk kez duyduğum ya da eserleri ve hayatları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığım şair ve yazarları, Oruçoğlu’nun kitaplarını okuduktan sonra daha bir merak eder oldum.

Oruçoğlu, portrelerini yazdığı yazar ve şairler hakkında izlenimlerini ve yorumlarını da ekliyor. Kim bilir, bu tarz belki bir tartışma konusu olur, edebiyat araştırmacıları tarafından. Bu olası tartışmaların verimli olması durumunda edebiyat kazanmış olacak.

Oruçoğlu bu ağır konuları bir edebiyatçının yalın diliyle anlatıyor. Böyle olunca Kürt ve Ermeni edebiyatının tarihi de yazar ve şairlerin portreleri de keyifle okunuyor.

Yazıyı bitirirken, bu iki kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlayıp şöyle özetleyebileceğimi sanıyorum: Muzaffer Oruçoğlu, Kürt Edebiyatından Portreler ile Ermeni Edebiyatından Portreler’de, iki halkın siyasi tarihini, iki halkın edebiyat tarihinden yola çıkarak hatırlatıyor. İki halkın edebiyatına giriş niteliğindeki bu iki kitapta, eserlerinden tanıdığımız ya da sadece ismine vâkıf olabildiğimiz şair ve yazarların enteresan hayat hikâyelerini, bir okuma şöleni olarak sunuyor.