Ağa’ya laf yok!

RECEP MARAŞLI

Geçtiğimiz Nisan-Mayıs (2021) ayları boyunca sosyal medya ve kimi internet siteleri üzerinden süren hararetli, ilginç ve bir o kadar da düşündürücü tartışmalara tanık olduk.

Bir zamanlar Marksist-Leninist, proleter devrimci, sosyalist, komünist iddiaları olan; örgütlerinde kadro veya yönetici olarak çalışmış, makaleler yazmış; “Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi”nin toplumsal-devrimci ve demokratik karakteri üzerine teoriler üretmiş bir dolu insan; cansiperane biçimde 19. yüzyıldaki Kürt feodalitesinin Kürt-Ermeni ilişkileri bağlamındaki “ahlakına” kefil olan bir dolu yazılar yazdılar, bildiriler, videolar yayınladılar. “İlk gece hakkı” söylemi çevresindeki bu yazıların sonuç ana fikri: “Bizim ağalarımız asla öyle bir şey yapmaz; ağalarımıza ettiğiniz laf Kürt milletine hakaret etmektir!..”

Tartışmanın çıkış noktası; Prof. Dr. Taner Akçam’ın 24 Nisan Ermeni soykırımı anma yıldönümü vesilesiyle kendisiyle yapılan bir röportajda,[1] 19. yy’daki Kürt-Ermeni ilişkilerinin hiç de güllük gülistanlık olmadığını belirlemesi; bu ilişkinin Ermeni köylülüğünün “zımmî” statüsüyle, Kürt ağalarına yarı-köle bağımlı oluşuna dikkat çekmesi; hatta öyle ki kimi yerlerde Ermeni kadınları üzerinde “ilk gece hakkı” kullanmaya kadar varabildiğini belirtmesi oldu. Konuşmanın tüm teması bu değildi elbette. Esas ana fikir 19. yy’da ve 20. yy başlarındaki Ermeni ulusal hareketinin ulusal istemleri ile bugün Kürt ulusal hareketinin istemlerinin birbirine benzediğiydi.

Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş mücadelesi feodaliteye karşı mücadeleyle birlikte yürür. Ağalık, beylik, şeyhlik gibi gerici kurumlardan kopuşulur. Şimdi 21. yy’da geldiğimiz yerde Kürt ulusal hareketinde [içlerinde bir zamanların proleter devrimci, sosyalist önderleri vb. olan] bazılarının feodalitenin tarihsel suçlarına göğüslerini siper etmeleri, onların ahlakına kefil olmaları tarihin bir şakası olsa gerek!..

Bunun üzerine Akçam’a yönelik ağır küfür ve hakaretler eşliğinde bir linç kampanyası yürütüldü. Hatta kendilerini “Kürt araştırmacı, yazar, tarihçi, aydın” olarak tanımlayan 132 imzalı bir protesto bildirisi çıkarıldı.[2]

1915… Sokaklarda sahipsiz kalmış Ermeni çocukları…

Tartışma 1915 soykırımıyla ilgili olmasına rağmen, “soykırım” dememeye özen gösterilmesi, “karşılıklı çekilen acılar” gibi tipik soykırım inkârcısı bir dilin tercih edilmesi, tecavüz ve suistimal mağduru Ermeni çocuk ve kadınlarına empati göstermek yerine “feodal erkek dayanışması”nın modern bir versiyonu olması kaygı vericiydi. Düşünce ve ifade özgürlüğünü savunması gereken kişilerin tarihle yüzleşilmesi gereken bir konuda, bilimsel bilgi üretme çabalarını caydırmaya, akademisyeni sindirmeye çalışmaları da öyle…

Tabii bu kadar vehametin içinde bir de imzacıların inkâr ettikleri kaynakları, internetten bile kolayca bakabilecekken, hiç okumamış oldukları ortaya çıktı! “Hayır böyle bir şey yok” dedikleri “ilk gece hakkı” meselesi bütün bu kitaplarda, en az 20-30 yıl öncesinden Türkçe veya Kürtçeye çevrilmiş, yayınlanmış olarak duruyordu.

Peki bu, “bizim ağalarımız her şey yapmış olabilir ama asla bunu yapmış olamaz!” inancı/güveni, eski sosyalist, “yeni” milliyetçi kadrolara nereden geliyor? Kürt feodallerinin tarihte işlediği suçların ve tecavüzlerin eleştirisi neden Kürt halkına hakaret olsun?

Feodalite tartışması, nereden nereye?

Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş mücadelesi feodaliteye karşı mücadeleyle birlikte yürür. Ağalık, beylik, şeyhlik gibi gerici kurumlardan kopuşulur. Şimdi 21. yy’da geldiğimiz yerde Kürt ulusal hareketinde [içlerinde bir zamanların proleter devrimci, sosyalist önderleri vb. olan] bazılarının feodalitenin tarihsel suçlarına göğüslerini siper etmeleri, onların ahlakına kefil olmaları tarihin bir şakası olsa gerek!..

Katliamdan kurtulmuş yetim Ermeni çocukları…

Feodalitenin, ulusal kurtuluş hareketleri karşında “hedef” mi yoksa “engel” mi oldukları konusu 1970’li yıllarda Kürt ulusal demokratik ve sosyalist kadroları arasında hararetli tartışmalara neden olmuştu. İlk belirleme “işbirlikçi Kürt feodalitesinin anti-sömürgeci ulusal demokratik mücadelede hedef değil engel oldukları” yolundaydı. Daha sonra bu belirleme anti-feodal mücadeleyi önemsizleştirdiği ve işbirlikçi sınıfların karşı-devrimci rolünü görmezden geldiği eleştirileri karşısında “işbirlikçi feodalitenin de tıpkı sömürgecilik gibi hedef olduğu” biçiminde düzeltilerek özeleştiri yapılmıştı.

Bugün ise feodalitenin işbirlikçi olup olmaması, insanlık suçlarına karışıp karışmamasına bakılmaksızın, bırakalım “hedef” veya “engel” sayılmayı; eleştirilmez, çok saygın müttefikler gibi görülüyorlar.

Kimileri feodaliteyle mücadeleyi ağalarla, aşiret beyleriyle savaşmak veya onlara kişisel nefret beslemek sanıyor. “Yurtsever feodaller de var, bu insanlar feodal ama dilimizi ve kültürümüzü de taşıyorlar” diye itiraz edenler oluyor. Halbuki feodalite bir sistemdir, bir anlayış, bir kültürdür. Feodalizmle mücadele köylülükten, marabalıktan, biat kültüründen kurtulma, özgür yurttaş olma mücadelesidir. Kürt dili ve kültürü feodallerin babasının malı değil, onlardan önce de vardı onlardan sonra da olacak.

Kimileri feodaliteyle mücadeleyi ağalarla, aşiret beyleriyle savaşmak veya onlara kişisel nefret beslemek sanıyor. Böyle anlayınca “yurtsever feodaller de var, onlarla niye mücadele edelim ki, bu insanlar feodal ama dilimizi ve kültürümüzü de taşıyorlar” diye itiraz edenler oluyor. Halbuki feodalite bir sistemdir, bir anlayış, bir kültürdür. Feodalizmle mücadele köylülükten, marabalıktan, biat kültüründen kurtulma, özgür yurttaş olma mücadelesidir. Kürt dili ve kültürü feodallerin babasının malı değil, onlardan önce de vardı onlardan sonra da olacak. Hiçbir toplum feodal dönemi geride bırakmadan modern bir ulus haline gelemez.

Bunu nasıl açıklamalı?

Bu tartışılan konuda mağdur olan taraf Ermeni kadınları, Ermeni köylülüğüdür; ezen taraf ise 19. yy Kürt feodalitesi, ağa ve beyleridir. Tam da ezilen ulus kimliğinin yanında durmak; feodal erkek ahlakına kefil olmak yerine kadına yönelik tarihsel şiddeti sorgulamak gerekmiyor mu?

“Biz zaten mağdur olan ezilen bir ulusun mensuplarıyız, nasıl başka bir ulusu ezmiş olabiliriz ki?” anlayışı sorgulanmaya değer. 1970’lerde Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı tartışılırken “Türkler de emperyalizm tarafından eziliyor, kendisi ezilen bir ulus nasıl başka bir ulusu ezebilir?” mantığına benzer bir durum vardır. Halbuki ağasından, beyinden zulüm gören bir maraba, evet mağdur kimliğindedir; ama eve gittiğinde eşine ve çocuklarına karşı şiddet kullanıyor ve hayatı onlara zindan ediyorsa burada zalim kimliğindedir… Ağasına, patronuna dönük yüzüyle mağdur; eşine-çocuklarına, kendinden zayıf olanlara karşı ise zalim…

Yıkılmış evler ve yaşama tutunmaya çalışan Ermeniler…

Tarihi eşeleyip ‘millî gurur’u doyurmak

Osmanlı toplum düzeninde 15. yy’dan 19. yy’a kadar Kürt-Ermeni ilişkilerinde ezilen ulus “milleti teslime” olarak Ermenilerdir. Kürtler ise “İslam unsuru” olarak “millet-i hakime”nin yani egemen ulusun bir parçasıdır. Bu yüzyıllardaki “millet” kavramının daha çok din üzerinden tarif edildiğini, Türkmen, Arap, Çerkes, Kürt, Laz halklarının “İslam milleti” içinde sayıldıklarını belirtmekte fayda var. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler de din ve mezheplerinden ötürü ayrı “millet”ler sayılıyordu. “Gayrimüslim” bütün milletler, İslam milletinin “zımmi”siydi; yani kelle vergisi vermek ve kendisine çizilen kurallara uymak şartıyla hayatı bağışlanmış, yaşamasına izin verilen “bağımlı ulus”lardı.

Yani tarihin tartışılan bu dönemine ilişkin Kürt feodalitesi Osmanlı merkezi yönetimine karşı yarı-bağımlı durumdayken, Ermeni halkı karşısında ezen millet durumundaydı, Ermeniler çifte sömürü altındaydı. 19. yy’da Ermeni ulusalcılığı gelişip örgütlenmeye başladığında bu durumu değiştirmeye çalıştılar. Karşılarında ise öncelikle Kürt feodalitesini buldular.

Bugün ise Kürtler ezilen ulus olmanın tüm zulmünü yaşıyorlar; tarihin bir dönemecinde Ermenilerin yaşadıkları zulmün aynısını yaşıyorlar ve onların uğradıkları baskılarla karşı karşıyalar. Öyle ise Kürt aydınlarının herkesten daha çok Ermeni halkını anlamasını, empati göstermesini beklemek gerekmiyor mu? Hayır, onlar da Ermeniler üzerinde bir zamanlar kendi atalarının da ortaklık ettikleri zulümleri inkâr etmeyi yeğliyorlar. Bu da tarihin değiştirilmesi değil tekerrür ettirilmesi demek oluyor.

Bu aslında eski sol kadrolar üzerinde biçimlenen yeni Kürt milliyetçiliğinin ezen ulustan taklit ettiği bir uğraş. Geleceğe yönelik çağdaş değerler ve normlar üretmek yerine; tarihi eşeleyerek, zorlayarak millî gururu doyuracak kahramanlar, olaylar, efsaneler yaratma çabası. Halbuki 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadelesi süreci üstelik geleceğe ışık tutacak evrensel değerler taşıyan nice örnek direnişlerle dolu.

Yapılan her eleştiriyi “milletimize hakaret ettin”, “değerlerimize saygı göstermedin” diye caydırmaya çalışan; her konunun önünü bayrak, ezan, vatan, millet kavramlarıyla kesmeye çalışan yaklaşım burada da var.

Tarihte Kürt kimliğine sahip kişilerin işlediği suçları, kötülükleri konuşursan, “bunu niye bütün milletimize mal ediyorsun?” diye itiraz ederler. Elbette her türlü genellemeden kaçınmak gerekir fakat bir grubun, bir bireyin tarihsel süreç içindeki bir durumunu anlatmak için onların etnik kimliğinin de belirtilmesi onların yaptıklarını “tüm ulusa mal etmek” anlamı taşımaz. Fakat milliyetçi seçmecilik böyledir, eğer bahsettiğiniz şey bir suç, bir kötülük, utanılacak bir şey değil de tam tersine övünülecek bir tavır, gurur duyulacak bir başarı ise bu kez “onların etnik kimliği Kürttür, niye Kürt olduklarını söylemiyorsunuz, niye gizliyorsunuz” diye eleştirirler.

Çoğu Kürt aydın ve siyasetçisi Türk ulusal kurtuluş savaşına katılmakla övünür; “Biz bu devletin kurucu ortağıyız, biz olmasaydık bu devleti kuramazdınız” der; hatta bunu “biz yardım etmeseydik Malazgirt’te Bizanslıları yenip Anadolu’ya giremezdiniz”e kadar uzatanlar olur. Buna çok itiraz edilmez çünkü pay istenecek bir yarar olduğu düşünülür. Halbuki bu söylem, bu devlet kurulurken işlenmiş olan suçlara da ortağız anlamına da gelir.

Geçtiğimiz mayıs ayında, “İstanbul’un Fethi”nin yıldönümünde, Kürt milliyetçisi/İslamcısı bir sitede şöyle yazılmıştı: “Sultan Mehmed’in fetih esnadaki akıl hocası olan Molla Gûranî bir Kürt âlimiydi. Yani fethin asıl fikir babası, hocası Kürtlerdi…” Molla Gorani vesilesiyle İstanbul fethini “Kürtlere” mal eden bu yaklaşımın eleştirildiğine, protesto edildiğine “niye bir kişinin tavrını bütün Kürtlere mal ediyorsun” dendiğine hiç tanık olmayız. Belli ki hoşa gidilen bir şey olarak görülüyor. Fakat meseleye “kutsal bir fetih” değil de bir kentin işgal edilmesi, oradaki halka zulmedilmesi, talana tecavüze uğratılması olarak gördüğünüzde Molla Gorani’nin akıl hocalığıyla övünmek ters teper.

Tarihe toplumların gelişim süreçlerini anlamak, değişim dinamiklerinin nasıl işlediğini çözmek için değil de acaba milliyetçi hamaset söyleminde kullanabileceğimiz neler var diye bakarsanız baltayı taşa vurmak kaçınılmaz olur.

Yani, örnek eğer propaganda ve ajtasyon için kullanışlıysa alınmalı; eğer örnek kötü ise sorumluluk gerektiriyorsa üstü kapatılmalı, açanlara da bağırıp çağırarak susturmalı. Peki hakikat nerede? Hani biz gerçeğin peşinde, inkârcılığın karşısındaydık?

Kürt aydını için turnosul

Sosyalist hareket her zaman ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği arasında bir ayrım yapmıştır. Ezen ulus milliyetçiliğinin gerici, yıkıcı karakterine karşılık, ezilen ulus milliyetçiliğinin demokratik bir yanı olduğunu savunmuş, ona biraz daha hoşgörü ve toleransla yaklaşmıştır.

Ne var ki bu göreceli durum, görülüyor ki, gerici milliyetçiliğin, demokratik ve özgürlükçü bütün değerleri yutup yok etmesine yol açıyor. Belki de bugün bunun kefaretini ödemekteyiz. Kendisini “nasıl olsa biz mağduruz” korunağına alan ‘ezilen ulus milliyetçiliği’, kendisinden daha zayıf olanlara, kendisinden farklı olanlara karşı ne kadar acımasız, hoyrat olabileceğinin örneklerini veriyor.

Türk sosyalistleri, demokratları, aydınları için nasıl ki “Kürt sorunu” karşısında takındıkları tavır demokrat olmanın, aydın olmanın bir turnusol kâğıdı görevini görüyorsa; Kürt aydınları açısından da “Ermeni sorunu” aynıdır. Ezen ulusa, sömürgeci sisteme karşı savunduğumuz taleplerimiz demokratik ve özgürlükçü olabilir. Peki biz içimizdeki etnik ve kültürel farklılıklara, inançlara karşı nasıl davranıyoruz? Öteki kimliklerin hakları ve bizden kaynaklı mağduriyetlerine karşı ne yapıyoruz. İnkârcı, bastırmacı bir tavır mı, kabullenen, eşit hak ve özgürlükler temelinde çözmeye çalışan bir yaklaşım mı?

Ne yazık ki bu duruş örnek olayda görüldüğü gibi hiç de demokrat ve özgürlükçü değil.

Özeleştirel bir tutum alanlara verilen klişe bir cevap da “o zaten Ermeni!” oluyor. Yani bir Ermeni’nin, Kürt toplumunda söz söyleme, eleştiri yapma hakkı yok mudur? Mademki Ermeni’dir o halde hiçbir sözüne itibar edilmemeli, dikkate almamalı mealindeki bu karşılık, ırkçı bir tavırdan başka bir şey değil. Ermeni aydınlarıyla, politikacılarıyla, kanaat önderleriyle oturup konuşmayacak mıyız? Hani çoğulculuk, demokrasi, katılımcılık? Farklı ulusal kültürel kimliklere bahşedilen özgürlük sadece onların bizi alkışlaması, övme beklentisi ise o zaman egemen ulus milliyetçilerinden ne farkın var?

Peki, bizim sosyalist, devrimci-demokrat kadrolarımız bu durağa nasıl geldi? “Devrimci demokrat yurtseverlik” unutuldu da milliyetçilik yükselen değer haline mi geldi? Bunun cevabını, “siyaset sınıfı”nın üretimden, toplumsal sınıflardan kopuk kendi başına toplum mühedisliği yapabilmesinde; sosyal tabakalara siyaseten vesayet edebilen konumunu görerek ideoloji ve politika değiştirmenin hiç de “ahlaki bir sorun” olmadığına karar vermesinde; ve nihayet siyaset bürokrasisinin yapısında aramak gerekiyor.

Hani Kemalist Cumhuriyet kadrolarının ünlü bir sözü vardır: “Memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz!”

1990’larda Doğu Bloku’nun çökmesinin ardından birçok sosyalist kadronun önce birer birer “yeni demokrasi ve liberalizm” savunmasına başlamaları, ardından “halkımıza milliyetçilik gerekiyorsa onu da en iyi biz yaparız” durağına gelmeleri benzer bir durum olsa gerek. Siyaset bürokrasisi halk için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilir! Şimdi “Bizim ağalarımız iyidir, ağaya laf yok!” dönemindeyiz demek ki…


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/taner-akcam-gonullu-bir-katilim-olmasaydi-bu-kadar-insan-oldurulemezdi-haber-1519773

[2] https://www.basnews.com/tr/babat/685405 (“132 Kürt Aydınından Taner Akçam’a kınama”)