HATİCE YILDIZ

DW Türkçe’de, Batu Bozkürk tarafından hazırlanan ve 28.11.2021 tarihinde yayınlanan “Kafkasya’dan Türkiye’ye Çerkeslerin hikayesi/Dünyada en fazla Çerkes Türkiye’de yaşıyor” başlıklı video haberi aslında pek de yeni sayılamayacak bir tartışma başlattı.
Haberde asıl olarak Çerkes halklarının uğradıkları sürgün ve soykırım sürecinden, Çerkeslerin gelenek, görenek, inanış ve yaşayışlarından, Türkiye’deki ve dünyadaki yayılımlarından bahsediliyor. Ancak özellikle araştırmacı yazar Fahri Huvaj’ın, “Bütün dünyada en büyük Çerkes nüfusu Türkiye’dedir ve maalesef en büyük asimilasyon ve yok oluş da Türkiye’dedir.” ifadesi, belli çevrelerde rahatsızlık yarattı. Huvaj şunları da ekliyor: “Şu anda dünyada 40’tan çok ülkede yaşıyor Çerkesler. Bugünkü Rusya Federasyonu içerisinde aşağı yukarı 800 bin kadar Çerkes yaşıyor. Halbuki Türkiye’de 4 milyon diyoruz. 40 il çevresinde 800’e yakın yerleşim yerinden bahsediyoruz.”
Huvaj, Çerkeslerin Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına gelişlerine ilişkin de: “Osmanlı’da ciddi bir nüfus azalması vardı. Nüfusa ihtiyaç vardı. Hem Müslüman, hem savaşçı hem de Ruslara düşman bir halk olarak Çerkesler, onlar için ideal bir nüfus potansiyeliydi.” derken, uzun yıllar Türkiye’de Çerkes varlığının inkâr edildiğini, tek tipleştirme politikaları güdüldüğünü, herkesin Türkleştirilmeye çalışıldığını ve bu durumun ulus devlet yaratma çabası ile ilgili olduğunu da ekliyor. Huvaj’a göre, kültürün yaşatılması için teşvik edilmesi, pozitif ayrımcılık uygulanması lazım, aksi halde yarım yüzyılı geçmeyecek bir gelecekte Çerkes kültürü Anadolu’da yok olmaya mahkum gibi görünüyor.
Haberde, yaklaşık 20 bin üyesi olan 56 derneğin bağlı bulunduğu Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Yönetim Kurulu Üyesi Filiz Kaplan da Çerkeslerin bir asimilasyon sürecine maruz kaldığını, Türkiye’de Çerkes denilince akla Çerkes yemekleri ve Çerkes kızları gibi sadece birkaç şey geldiğini aktarıyor.
Gerek yukarıdaki ifadelere gerekse kışkırtıcılıkla suçlanan DW kanalına özellikle iktidar çevresinden AKP sözcüsü Ömer Çelik, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, AKP MKYK Üyesi ve Manisa Milletvekili Murat Baybatur gibi isimler tepki gösterirken, diasporadaki Çerkeslerin en büyük çatı örgütü olan Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Huvaj’a destek verdi. KAFFED adına Genel Başkan Ümit Dinçer imzasıyla yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“…. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı ve kurtuluş savaşının ardından Çerkeslerin çok büyük kısmı Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında kaldılar ve burayı yurt bellediler, her türlü yurttaşlık ödevlerini yerine getirdiler.
Ancak bu süreçte ayrı bir halk olarak anadillerini, kültürel kimliklerini korumak, geliştirmek için gereken şartların sağlanmaması ve bazı engellemeler sebebiyle bugün 4-7 milyon arasında Çerkesin yaşadığı Türkiye’de Çerkeslerin bir asimilasyon olgusunu yaşadıkları doğrudur. Anavatanlarındaki nüfus ile Türkiye’de yaşayan nüfus karşılaştırıldığında en fazla asimilasyon Türkiye Çerkeslerini etkilemiştir. Kuşkusuz bu süreç tek faktörlü değildir. Dağınık yerleşimlerden kaynaklı dezavantajlar ve yaşadıkları bölgelerde hakim kültürün etkisi ile dillerini, kültürlerini kaybettiler. Bugün de globalleşme ve modernite kaynaklı bir asimilasyon süreci halen devam ediyor.
Öte yandan ulus devletin inşasında tekçi anlayışın da etkisiyle yer yer özellikle anadilinin kullanımı konusunda “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası gibi kimi uygulamalar, dil ve kültürel unsurların kamusal alana girememesi gibi güçlükler, Çerkes Ethem üzerinden Çerkes kimliği üzerine yüklenen ihanet kavramının olumsuz ve zorlayıcı etkileri, 1923 Güney Marmara köylerinin tehcir edilmesi gibi unsurlar asimilasyonu kolaylaştırmıştır. Bir halkın, dili, kültürü ve kimliğinin doğal asimilasyon sürecini engellemek noktasında önlem almayarak, alan açmayarak süreci izlemek de oluşan sonuca katkıda bulunmaktır. Bu kadar nüfusa karşın Çerkesçe dilinin “Tehlike altındaki diller” kategorisinde olması sebep her ne olursa olsun asimilasyonun doğal sonucudur.”
Bu açıklamanın ardından bazı gazeteler ve internet siteleri KAFFED’i hedef aldı. Aydınlık “AB’den fonlanan KAFFED’den fitne girişimi” başlığı ile KAFFED’i “bölücülük”le suçladı. Bazı haber siteleri de Türkiye’de yayın yapan yurtdışı merkezli yayın kuruluşlarının kapatılması yönünde çağrılar yaptı.
Ortaylı’nın ortalamacılığı!
Çerkeslerin yaşadıkları asimilasyona ilişkin yine DW kanalında Nevşin Mengü’nün programına konuk olan İlber Ortaylı da Abhazya’ya gittiğini ve orada çocukların kendi dillerini iyi konuşamadıklarını gördüğünü söylüyor. Nevşin Mengü’nün “Peki neden?” sorusuna da “Ne bileyim, onu Rus devletine sormak lazım. Rus kültürü baskın gelmiş demek ki!” diyerek cevap veriyor. Ancak aynı soru Türkiye için sorulduğunda ise Ortaylı; bunun bir nedeninin kentleşme, diğer nedeninin ise anne babaların çocukları ile Çerkesçe konuşmamayı tercih etmesi olduğunu söylüyor. Evet, doğru. Aileler de çocuklarına Çerkesçe öğretmediler. Peki bu bir tercih miydi? Tercihse de neden bu yolu seçmeleri gerekti?
Ortaylı devleti bu sürecin dışında tutmaya özen gösteriyor. Kafkas Vakfı Kurucu Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın, “Tek parti döneminde Türkçe bilmeyen yaşlılar adeta evlere hapsolmuş, sokakta Çerkesçe konuşan insanlar tutuklanmış ve para cezalarına çarptırılmıştır. Türkçe bilmeyen öğrenciler okulda Çerkesçe konuştukları için feci şekilde dayak yemişlerdir. 1954 doğumlu olan bendeniz bu asimilasyonun en yakın şahidiyim. 1960 ihtilali sonrası ilkokula gidiyordum. Okulun bahçesinde arkadaşımla Çerkesçe konuştuğum için ağzımdan burnumdan kan gelene kadar öğretmen tarafından dayağa maruz kalmıştım.”[1] ifadelerini de “50’lerden 60’lardan sonra böyle şeyler olmaz, o eskileri hatırlıyordur. O öğretmen de ekstra bir öğretmendir.” diye değerlendiriyor. Ortaylı’ya göre, 30’ların Türkiye’sini yargılayarak bugünün Türkiye’sini ipe dizemeyiz. Peki geçmiş ile hesaplaşmadan yola nasıl devam edeceğiz? Diğer taraftan, bugünü anlamak ve yarını görmek için, bugünün geçmişle bağını kurmanın önemli olduğu tarih biliminin temsilcisinin bunları söylemesi de ironiktir. Ortaylı’ya göre Çerkesler bile isteye çocuklarına kendi dillerini öğretmemiştir, ortada bir asimilasyon varsa da Çerkesler önce kendilerine bakmalıdır. Yani asimilasyonun sorumlusu da yine Çerkeslerdir, kendi kendilerine asimile olmuşlardır.
Cumhuriyetin ilk sürgünleri
Peki, asimilasyon denildiğinde ne anlamalıyız, Çerkesler Türkiye’de asimilasyona uğradı mı?
TDK’nın internet sitesine göre asimilasyon şöyle tanımlanıyor: “Farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme.”
Çerkeslerin asimilasyona uğramadığını iddia edenlere göre gerek Osmanlı gerekse Türkiye Cumhuriyeti Çerkeslere her zaman kucak açtı, sahiplenici politikalar izledi. Asimilasyon iddiaları tamamen bir safsatadan ibaret.
Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinde etkili olan milliyetçilik akımı ve Türk milliyetçiğinin inşa süreci, İttihat ve Terakki’nin politikaları bir takım Çerkes çevrelerde rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. Çerkeslerin bir bölümü Ankara yönetimini desteklerken, bir bölümü de Ankara yönetimini Türk milliyetçiliğinin inşasında etkili olan İttihat ve Terakki’nin devamı olarak görüyordu.

1864 sürgünü ile Osmanlıya gelen Çerkeslerin bir kısmı, Cumhuriyetin ilk yıllarına tekabül eden zamanda, 1923’te Gönen-Manyas sürgünü ile bir kez daha sürüldü. Bu sürgünle bölgede yaşayan Çerkesler toplu olarak cezalandırıldı. Bireylerin çeteleri destekleyip desteklemediklerine bakılmaksızın bölgedeki Çerkesleri hedef alan bir politika ile İç ve Doğu Anadolu’nun farklı yerlerine sürüldü. Eğer bir Çerkes bir Türk ile evli ise çocuğu ile birlikte o da sürgüne gönderiliyor, eşi sürülmüyordu. Toplamda 14 Çerkes köyü boşaltılarak yeni yerleşimler, Türkçe konuşamayanların nüfusun yüzde 20’sini geçmeyeceği şekilde oluşturuldu. Böylece cumhuriyetin ilk sürgününü Çerkesler yaşamış oldu. Caner Yelbaşı’nın aktarımına göre az sayıda Çerkesin ölmesine ve öldürülmesine rağmen Gönen-Manyas sakinlerinde bu olaylar derin izler bıraktı, hep hatırlandı ve asimilasyon sürecini hızlandırdı.[2]
Yelbaşı şunları da ekliyor: “Tek parti döneminde rejim, Çerkes kimliğinin varlığını dahi görmezden gelmekteydi. Çerkeslerin görmezden gelinmesinin ve baskı görmesinin nedenlerinden biri de Cumhuriyet’in yeni bürokratları tarafından eski rejimin kalıntıları olarak değerlendirilmeleridir. … Charles King’in kitabında belirttiği gibi, “tanrının bile millileştirildiği”, Türkleştirildiği bu dönemde amaçlanan Çerkeslerin kamuya açık alanlarda dillerinin konuşulmasını yasaklamak ve onları yeni inşa edilen ulus içerisinde asimile etmekti.”
‘Türk’ potası ve Keriman Halis
Yine kitapta yer alan Mesut Yeğen’in “Citizenship and Ethnicity in Turkey” adlı makalesinden yapılan aktarmaya göre, Türk-ulus devleti inşa süreci 1926’da çıkarılan bir kanunla bir uç noktaya götürülerek Türklük, devlette istihdam edilmek için Türk vatandaşı olmaktan daha önemli bir konuma getiriliyor, bazı devlet kurumları 1930’larda yayınladığı ilanlarda, Türk ırkından olmanın devlet okullarında ve askeriyedeki bazı pozisyonlar için gerekli olduğunu vurguluyor. 21 Temmuz 1934’te ilan edilen İskan Kanunu’na göre ise, Türkiye’deki yerleşim yerleri üç bölgeye ayrılmıştı. İlk bölge “Türk Kültürlü”lere, ikinci bölge “Türk Kültürü”ne asimile edilebilecek olanlara ayrılacaktı, üçüncü bölge ise ekonomik ve siyasi sebepler nedeniyle boş bırakılacaktı.
Milli Mücadele sonrasında Anadolu’da yaşayan halkların kimlikleri “Türk” potasında eritilmeye çalışıldı. Lazlardan “Karadeniz Türkleri”, Kürtlerden “Dağ Türkleri”, Çerkeslerden “Kafkas Türkleri” olarak bahsedildi. Ezanın Türkçe okunduğu, Kürtçe’nin yasaklı diller arasına alındığı dönemde, Kürt varlığı yeni ulus devlet açısından bir tehlike unsuru olarak görülürken, Çerkesler de uygulanan politikalardan azade olmayacaktı.
Osmanlı’nın son döneminde kurulan Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti, Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Çerkes Kadınları Numune Mektebi, Çerkes Teavün Mektebi, Çerkesçe yayın yapan Ğuaze gazetesi ve Diyane kadın dergisi gibi kuruluşlar ile Çerkesçe eğitim veren kurumlar ulus devlet inşası sürecinde kapatıldı. Yeni Türk ulus devletinin resmi tarihi, Milli Mücadele döneminde Çerkeslerin oynadığı önemli rolü hafızalardan silmek için pek çok yöntem denedi. Yakın zamana kadar okullarda okutulan tüm tarih kitaplarında Çerkes Ethem anlatılırken onun hainliğine ve etnik kimliğine vurgu yapıldı.
1932 yılında Türkiye ve ardından Dünya Güzeli seçilen Keriman Halis, Türk olmayan grupların kimliklerini ifade edememeleri bakımından somut bir örnek sunmaktadır. Avrupa’da yaratılan “çağ dışı” Osmanlı imajına karşılık yeni cumhuriyetin Türk ırkının güzelliğini, atletik ve modern duruşunu dünyaya duyurması açısından Keriman Halis iyi bir fırsat sunmuştu. Mustafa Kemal yayınladığı bir mesajda Türk ırkının dünyadaki en güzel ırklardan biri olduğunu bildiğini, bu sebeple bir Türk kızının dünya güzeli seçilmesine memnun olduğunu ve Türk ırkının güzelliğini dünyaya gösteren Cumhuriyet gazetesine tebriklerini iletiyordu. Oysaki Keriman Halis, rejime muhalif oldukları için sürgüne gönderilen Ubıh bir ailenin kızıydı. Yarışmadan sonra Mısır’da katıldığı bir davet sırasında karşılaştığı Çerkes bir grupla sohbeti esnasında kendisinin de Çerkes olduğunu söylemesi üzerine yabancı basın Keriman Halis’in aslında Türk değil Çerkes olduğunu haber yapınca ve kamuoyu bunu konuşur hale gelince, Türkiye’deki gazeteler her zaman manşetten verdikleri Keriman Halis haberlerini arka sayfalara taşıdı ve eskisi kadar ondan söz etmeyi bıraktı. Hatta Keriman Halis Mısır dönüşü Mustafa Kemal tarafından Çankaya Köşkü’ne çağrılır. Orda ne konuşulduğu bilinmez ancak kendisinin bir daha Çerkes olduğunu kolay kolay söyleyemediği yapılan röportajlarda aktarılır.
Of’lu imamın ‘ıslah’ı…
Asimilasyon politikaları kimi zaman doğrudan devlet organları kimi zaman da öğretmen, asker, imam gibi devlet görevlileri kanalıyla sürdürülebilir kılındı. Bunun belki de en çarpıcı örneklerinden birine Elbruz Aksoy “Benim Adım 1864 / Çerkes Hikayeleri” kitabında değinir. 1939 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesine bağlı bir Çerkes köyüne gelen Of’lu bir imamın dilinden anlatılır yaşananlar. İmamın gelir gelmez yaptığı icraatlardan ilki Çerkeslerin konuştuğu “kefere dili”ni, “Moskov lisanı”nı camide yasaklamaya çalışmak olur. Her ne kadar gençleri bu fikre kolay ikna edemese de bazı yaşlılar günaha girmekten korkar ve camide dillerini konuşmamaya çalışırlar. Bahsi geçen imam bir Çerkes kadını ile evlenir, köye yerleşir. Zamanla hem kendisi hem de Oflu akrabaları köyden araziler almaya başlar. Köydeki Çerkeslerin bir kısmı göçüp gider, kalanlar da yarısı artık Karadenizli olan köyün yeni sahipleri arasında kaybolup gider. Kırk senedir Çerkeslerin arasında yaşamasına rağmen Çerkesçeye hala “kefere dili” diyen ve yanında konuşulmasına asla izin vermeyen Oflu imamın dilinden ortaya çıkan tablo şöyle betimlenir: “Devletimiz sağolsun, sonunda bu Çerkes köylerinin tam ortasına dikti kale gibi karakolu. Komutanım sıkça ziyaret edip sıvazlardı omzumu; hiç lafını esirgemez uyarırdı köydeki tüm iti kopuğu. Saltanat bu topraklardan göçeli, hissederdin sen de ensende her daim askerin soğuk nefesini. Zordu elbet ıslah etmek bu Çerkes milletini. Komutan bir yandan, öğretmen bir yandan çekip çevirdik dillerini, adetlerini. … Ne komutan ne öğretmen hiçbiri beceremedi imamların bunlara ettiğini.”
Çerkeslere yönelik uygulanan asimilasyon politikalarına ve bu politikaların sonuçlarına ilişkin verilecek çok örnek, yazılacak çok yazı var. Merak edenler bu alanda yapılmış daha detaylı çalışmalara da ulaşabilir.
Diğer taraftan, 1950’lerde şehirleşmenin ivme kazanması ile birlikte Çerkesler, onları özgün kimlikleri ile bağrına basmakta isteksiz olan rejimin etkisi altına daha fazla girerek cumhuriyetin ilk yıllarına nazaran daha hızlı bir asimilasyon sürecine maruz kalmış oldu. Dağınık yerlerde yaşıyor olmaları, farklı halklarla yapılan evlilikler ve kamusal alanlarda Çerkesçenin konuşulamıyor olması gibi sebepler neticesinde bugün Çerkes dillerinin pek çoğu genç nesillerce konuşulamıyor. Eğer etkili çözümler getirilmezse bu diller yakın bir tarihte Anadolu’da tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Diğer taraftan son yıllarda, gerek anadil gerekse kültürel kimliğin temsiline ilişkin sorunlara dair Çerkeslerin farkındalığı ve refleksi de giderek artıyor.
İtiraz eden ya ‘bölücü’ ya ‘dış güç’!
Bu yazının yazıldığı esnada, göçmen ve mülteci düşmanlığı ile tanıdığımız Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın, Merkez Bankası Başkanı’nı eleştirmek için attığı tweette “Sen de, Kurtuluş Savaşı’nın en hararetli günlerinde Çerkes Ethem gibi saf mı değiştirdin” ifadeleri, Çerkes kamuoyu tarafından tepki ile karşılanmış, Özcan bunun üzerine özür dilemek zorunda kalmıştı.
Çerkeslerin yaşadıkları sorunları dile getirmesi ve hak talebinde bulunması ise bazı çevrelerce “Kürtler gibi bölücü olmak” ya da kendilerine kucak açan devlete ihanet etmekle suçlanıyor. Bu durum Türkiye’de artık siyasi bir geleneğe dönüşmüş durumda. Dini, kültürel, cinsel herhangi bir grubun hak talebinde bulunmasının arkasında hep bir dış güç, kışkırtıcı faktörler aranmakta… Çünkü bu unsurların asla iradesi olamaz dolayısıyla kendi iradeleri ile herhangi bir şey talep edemezler. Mevzubahis haberde de kışkırtıcı olan Alman DW kanalıdır! Çünkü “Dış güçler bizim bu muazzam birliğimizi bölmek istiyor.” Çünkü “Çerkesler sadıktır ve bu oyunlara gelmezler!”
Bu malum kesime göre Çerkes olsun, Kürt olsun, Süryani ya da Hristiyan olsun, kadın veya LGBTİ+ olsun fark etmez, kimsenin sorunu yoktur. Sorunu olduğunu söyleyenler mutlaka ve mutlaka ülkeyi bölmek isteyen, ihanet içindeki kimselerdir. Eğer size ayrılan köşenizde, size verilenlerle yetinip buna şükretmeyi biliyor ve uslu uslu oturuyorsanız sizden iyisi olmayacaktır. Ama ne zamanki geçmişi ve bugünü sorgulamaya ve onların istemediği bir dilden konuşmaya başlarsanız duyacağınız ilk şey: “Beğenmiyorsanız Rusya’ya gidin!” olacak. Oysa ki beğenmek ya da beğenmemek, gitmek ya da kalmak ancak ve ancak Çerkes halkının iradesinin tezahürü olabilir. Bunu salık vermek ne kimsenin haddi ne de hakkıdır.
[1] Fehim Taştekin- Kürt sorunundan sonra Çerkes sorunu mu?
[2] Caner Yelbaşı, Türkiye Çerkesleri- Osmanlı’dan Türkiye’ye Savaş, Şiddet, Milliyetçilik.
