Bir deli şehir *

ELİF ESER

Xıdır Onbaşı

Dersim şehri; şu karşıda duran, dağlara nazır, sivri, ters dönmüş bir piramite benzeyen Düldül Tepesi’nden başlayıp Dağ Mahallesi’nden külli bir güvercin gibi Sihenkdüzüne kadar süzülür. Rivayet odur ki Şah-ı Merdan Ali’nin ayak izlerini taşır bu sivri kaya. Ondandır ki Ali’nin atı Düldül’ün adını taşır. Şah-ı Merdan Ali’nin atı bu Dersim dağlarına ayak bastığından bu yana buranın velisi de delisi de eksik olmaz. Doğrusu, kim deli kim veli bilinmez. Ol sebeple hepsine veli demek, öyle görmek yeğdir. Deli dediğin ya veliyse;belli mi olur? İyisi mi, hürmet etmek, özen göstermek gerek. Arada neşemizi de bulur, ne olur olmaz delinin ya da velinin bedduasından da kurtulmuş oluruz.

Dersim insanı, delileri günahsız bir çocuk sayar, ‘masum u pak’ olarak görür. Hem velihem deli hem de topluma bir çocuk gibi neşe katan ‘özel’ insanlardır. Bu sebeple onların günlük geçimleri bir şekilde toplum tarafından karşılanır, hepsine karşı bir ilgi ve sevgi daimdir. Bir delinin sizinle muhabbet etmesi ayrıcalıktır.Herkes her birinin huyunu suyunu bilir, öyle davranır.

Cesika’ya aşık Kılintin Celal

Sokaklar, caddeler kısacıktır burada.Hepitopu iki üç cadde beş on tane sokaktan müteşekkil çarşımızın her sokağında hep başka bir heyecanvardır.Dalgın adımlarla ilerlerken bir anda uluorta sunturlu küfürlerinsavrulduğunu duyabilirsiniz. Bizim Celal, canım şu bizim KılintinCelal, işte. Bill Clinton’a fena takmıştır kafayı, onun kızı Cesika’yada aşıktır ayrıca! Gün yüzü görmemiş sinkaflı küfürlerin ardından, antiemperyalist tahlillerinide sıralar. Susmaksızın tekrar eder. Amerika’nın kısa bir sömürgecilik tarihini, onun yerli işbirlikçilerini,elindeki bira şişesinden aldığı yudumlar eşliğinde öğrenirsiniz. Bill Clinton vazgeçilmezi olmak üzere, hükümettendevlete kadar onun politik(!) salvolarından nasiplenen epey bir ismin kulaklarını çınlatır.  Arada, emperyalist oyunları bir türlü fark edemeyen devrimcilere saydırdığı da görülmemiş değildir hani.

Başkan İbo

İbo’yu herkes tanır. Bir başka örneği var mıdır acaba, bilbordlara geçmişliği bile vardır İbo’nun. Bir sohbette Ferhat Tunç’tan daha çok tanındığını iddia etmiştir ve Dersim delilerinin başkanıdır o. E burası Dersim, başkansız örgüt mü olur! Vaktiyle nasıl olmuşsa bu İbo’nun aklını bizim Partizancılar (günahlarını almayalım da)çelmiş bir şekilde, adını sorana ”İbrahim” soyadını sorana da “Kaypakaya”diyor. Doksanlı yılların kara bir humma gibi çöktüğü şehrimizde aynı soruyu günün birinde polis de soruyor:

-Adın ne?

-İbrahim

-Soyadın?

İbo övüne gerile cevaplıyor:

-KAYPAKKAYA

Onun anlatımıyla kolları kelepçeleniyor, aylarca hapislerde yatıyor. Neyse ki Dersimli biri Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kendi hastasını ziyaret ederken tesadüfen görüyor İbo’yu da öyle kurtuluyor mahpusluktan. Odur budur soyadını illegal bir yayın gibi gizliyor herkesten.

Memleketin Almancıları İbo’nun en sevdiklerinden. Deli ve veli arasındaki o karmaşadan faydalanarak önce kendisi üç beş lira çıralık (ziyaret ve cemevlerinde verilen çıra, mum değeri kadar para vb. )veriyor, dualar okuyup methiyeler düzüyor, verdiği çıralığın karşılığını ise fazlasıyla koparıyor.“İbo sen niye çalışmıyorsun?” diye soranlara da yapıştırıyor cevabı: “Niye  bi şe ben eşeğimçalışam…”

Herkes tanır İbo’yu, İbo da herkesi tek tek ismiyle bilir, çağırır sorar; hayır duasını okur, bir ihtimal çorba parasını da hatırlatıp sigarasından çektiği dumanı burnundan bir büyücü edasıyla efsun gibi savurur.

Xıdır Onbaşı ya da Xıdo

İbo’dan uzaklaşıp başka bir sokağa dalarsınız orada teybinden/müzik çalarından yüksek sesle halka Mikail Arslan, Enver Çelik, Mehmet Erdoğmuş, Ozan Serdar… gibi Dersimli müzisyenlerin şarkılarını dinleten Xıdo’yu bulursunuz. Zira, anadil mühim. Hangi on kişilik birimin başıdır bilinmez ama XıdırOnbaşı olarak bilinir. Az biraz çapkındır, en dertli müzikle gözüne kestirdiğinin yanında biter Xıdo. Lakin yüz görür mü, tartışılır orası ki şu dar-ı dünyada tek derdi budur işte garibin. O daha mahsun durup arada elini uzatır da bir dal sigaraya razı olur. O BozatlıXızır’ın kanatları altındadır.BozatlıXızır’ın cömertliğini, inayetini bize anımsatmak için kırar mahsun boynunu; öyle bakar insana.

Beydamılı Erdal’ın Özel Tim’le imtihanı!

Beydamılı Erdal’ın başı doksanlı yıllarda bir şekilde özel harekât polisleriyle sürekli derde girer. Hafif yağmurlu havada çobanlık yaparken koltuğunun altındaki siyah şemsiye ile hızlıca hayvanlarının peşinden meşe ormanına doğru koşarken, şans bu ya, oradan geçen bir özel hareket zırhlısı bizim Erdal’ı örgüt militanı sanıp ani dönüş yapınca birkaç takla atar. Duruma sinirlenen özel harekatçılar Erdal’ın olduğu yeri ateş çemberine almışlar. Bir şekilde kurşunlardan kurtulmayı başarmış ancak korkudan altına yapmış Erdal’ı yakalayıp sorgulamak üzere yine bir zırhlı araca bindirirler. Erdal sonraları manidar durumu az biraz kekemeliğiyle şöyle izah eder: “Olsun, onlar beni korkudan öldürdüler, ben de onları kokudan öldürdüm…”Gözaltında olanları, orada çözülüp(!) pek sevmediği eniştesini nasıl ele verdiği ise artık başka bir yazının konusu olsun.

Ser verir sır vermez, Ali Şorbik

Öyle anlatmıştıMazgirtliler: Mazgirt’e doksanlı yıllarda yeni bir emniyet müdürü atanmış. Adamın görevdeki ilk günü. MazgirtHükümet Konağında bir kıyamet, hengame kopuyor, kimi küfürlerle süslenmiş sloganlar atılıyor: “Benim adım Ali Şorbik , ser veririm sır vermem! İşkenceler bize vız gelir, vız!”Sloganları duyan ilçe emniyet müdürü, ne oluyor, kim bu diye sorunca,“Efendim ilçenin delisi, bir bira içince böyle sağa sola küfrediyor, bize de küfretti aldık içeri” cevabını alıyor. YineMazgirtlilerinanlatımıyla, emniyet müdürü,“Delisi böyleyse akıllısı nasıldır?” diye, işinin burada ne kadar zor olacağına yoruyor durumu. Ali Şorbik; kirli sakalı, esmer, ince vücuduyla bir yiğitlik timsali olarak anlatır, önü sonu işkencede çözülmemiş “devlet dersinden” geçmiştir.

General Zeng

General Zeng’in cebinizdeki hakkı

Elinde uzun kalın bir sopası, kataraktlı bir gözüyle sağa sola hızlıca bakıp hızlı adamlarlayürüyen,muhtemelen pantolon paçaları katlanmış, bir elini uzatıp “çi, pere mi bidé” diyerek sizdeki paradan hakkını istiyorsa biri, işte bu daLazvanlı Yusuf,nam-ı diğer General Zeng’dir. Seçime girse Xıranlılardan bile oy alabilecek tek aday. Lakin kendine uygun parti bulamıyor. Onu bir ihtimal gaz şirketinin açtığı çukura düştükten sonra, belediyeden tutun gaz şirketine, oradan hükümete kadar ettiği küfürlerle tanırsınız belki. Kendinizi hazır hissediyorsanız eğer, düştüğü kuyunun yanında uzanıp ettiği küfürler, internet aleminde de bulunabilir.

Veresiyeci Zülfü

Her kahveden alacaklı Zülfü’yü de söylemek lazım. Para istediği Dersimlilerin halinden anlar. “Bugün yok, yarın gel!” diye ona yol verenleri anlayışla karşılar, herkesin veresiyesine yazar bunu. Ancak belli bir süre sonra bu veresiye işinden muzdarip olan Zülfü, bir gün “Yarın gel!” diyen kahvedekileri,“Yarın da geleceğim oğlum, yine vermezseniz hepinizi…!” diye tehdit eder. Ondan beri peşin ödeyenlerin sayısı oldukça artmıştır. Zülfü,Gaziklidir, halden anlar lakin sineye çekmez. Gelir bir tufan gibi durur karşınızda.

Şu Dersim şehri okunarak öğrenilen bir ders değildir. Farklı doğruları, türlü heyecanları vardır, hep olağana sığmayan haller içindedir. Onu birilerinin nezdinde ‘lanetli’,başkasına göre ise ulaşılmaz kılan da bu halleridir. Şu göğün altında bize bir delinin heykelini diktiren, altına methiyeler dizdiren de budur işte. Eğilip akan sulardan yansımalar devşirip ta Düldül Tepesi’nden Sihenk düzüne kadar deli ile veliye aynı hürmeti ettiren işte bu hikâyelerdir diyelim.

* Bu yazı yazıldıktan sonra bir trafik kazasında hayatını kaybeden Kılintin Celal’e…