Ertuğrul Kürkçü: Rejimin hedefi, Kürtlerin ve Türklerin “kendi” meseleleriyle uğraşmaları

SÖYLEŞİ: YUSUF KARADAŞ

-Ertuğrul Hocam, ülkenin yakın dönemine damga vuran iki siyasal gelişmeyi ve bunlar arasındaki ilişkiyi konuşalım istiyoruz. Bunlardan biri, Kürt sorunu eksenli başlayan süreç. Diğeri de 19 Mart’ta iktidarın İmamoğlu’na yönelik siyasi operasyonu sonrasında ortaya çıkan halk tepkisi, direniş ve yarattığı sonuçlar… İlkinden başlarsak; geçen yılın Ekim ayı başında iktidar bloğunun temsilcilerinden Bahçeli’nin mecliste DEM Parti’yle tokalaşmasıyla başlayıp PKK lideri Öcalan’a çağrı yapmasıyla devam eden süreç, asıl olarak da Öcalan’ın 27 Şubat’ta örgütüne silah bırakma ve fesih kongresi yapma çağrısıyla yeni bir boyut kazandı. Tam da bunun üzerinden bazı belirsizlikler, kaygılar devam ederken ama bir yanıyla da ortada bir beklenti varken, bu çağrıdan sonra iktidar hangi adımlar atacak diye konuşulurken, 19 Mart’ta CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak açıklanacağı bilinen İmamoğlu’na ve ekibine operasyon gerçekleşti. Siz de bir “darbe” ya da “darbe girişimi” olarak tanımladınız bu operasyonu yazılarınızda. Bu iki gelişme ve aralarındaki ilişki konusunda farklı yorumlar yapıldı. Örneğin, bazı Kürt çevreleri Saraçhane tepkisini, “Kürt sorununda başlayan barış sürecini bozmak” için gündeme gelmiş gibi değerlendirdiler. Tersinden de Saraçhane’ye ya da farklı kentlerdeki direnişlere katılan ve Zafer Partisi veya İyi Parti’yle ilişkilendirebileceğimiz bazı kesimler de ‘Kürtlerin iktidarla anlaştığı’ gibi söylemler üzerinden şoven ve kışkırtıcı tutumlar ortaya koydular. Ortaya çıkan halk tepkisini kendilerince “bölücülüğe tepki” şeklinde yönlendirmeye çalıştılar. Ancak bu iki tutum karşısında hem CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, özellikle İstanbul ve Diyarbakır Newrozlarına gönderdiği mesajlar, hem DEM Parti Eş Başkanları Bakırhan ve Hatimoğulları’nın direnişi sahiplendikleri yönünde Saraçhane’yi ziyaretleri ve mesajları, değindiğimiz iki taraflı ayrıştırıcı ve bölücü tutumlar karşısında önemli oldu. Siz bu iki süreç arasındaki ilişkiyi ve sonuçlarına dair tartışmaları nasıl okuyorsunuz?

Şöyle söylemem mümkün: 2024 yerel seçimlerinde hemen hemen bütün metropollerde AKP kaybetti; Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Bursa… Sonuçta; Türkiye’de gayri safi milli hasılanın en önemli bölümünün üretildiği, kurumlar vergisinin, gelir vergisinin en yüksek payının ödendiği, nüfusun en etkin bölümünün bulunduğu, sanayinin temerküz ettiği, finans sektörünün esasının işlediği bütün alanlarda ikinci bir iktidar merkezi oluştu Türkiye’de. Yerel yönetimler anayasal olarak İçişleri Bakanlığı altında vesayete tabi bir kurum olmakla birlikte, piyasanın tanzimi, hizmet, ürün alım satımları ya da istihdam bakımından özellikle büyükşehir belediyeleri son derece önemli regülatörler ve rantın ve servetin yeniden dağıtımında da çok önemli payları var. Kaldı ki, bu metropollerin henüz muhalefete geçmemiş olanlarında kamu kaynaklarının siyasi tercihlere göre kullanılması, sarf edilmesi olanağı da seçim öncesinde doğrudan doğruya hükümet tekelindeydi. Mesela İstanbul Belediyesi AKP tarafından 2029’da kaybedildikten sonra kaç televizyon kanalı, kaç gazete, kaç reklam şirketi battı -bunları göz önüne aldığımızda pek çok bakımdan bu merkezlerin hükümetin elinden alınmış olması iktidara çok büyük bir darbeydi. Yani tek ayak üzerinde bıraktı rejimi. Yerel iktidarı elinden aldı. Aynı süreçte Kürdistan belediyeleri de kendi sahiplerine geri döndüler ve bu, hükümet için ikili bir görev ortaya çıkarttı. Birincisi, Kürdistan’da yerelin kendini yönetim olanaklarını yine darbelemek. İkincisi ise, büyük kentlerdeki Kürt seçmenle diğer muhalefet seçmeninin bir araya gelerek ikinci bir iktidar merkezi oluşturmasını önlemekti. Neresinden baksanız yerel yönetimler iktidar mühendisliğinin bütün hesaplarını alt üst ediyorlardı. Dahası genel seçimler ve daha genel olarak bir mukabil hegemonya merkezi inşası yoluyla merkezi iktidarın muhalefete devri açısından pratikte sınanmış, işleyen bir model oluşturuyorlardı. Dolayısıyla, bunların bertaraf edilmesi gerekirdi. Bu bağlamda Kürdistan’daki planla Batı’daki plan aynı stratejik hesaba dayanıyor ve aynı hedefe yöneliyor. Birincisi, muhalefet blokları arasında bir koalisyonun oluşmasını önlemek, ikinci olarak Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesini her düzeyde baltalamak ve nihayet üçüncüsü ise Kürtlerin dikkatlerini Türkiye’nin tamamındaki iktidardan, yerel ve kısmi uzlaşmalara doğru çekmek… Burada zor ve uzlaşma aynı dalga boyunda çalışıyor, Kürdistan üzerinde. Batıda ise hiç tahammülleri yok.

Bu açıdan baktığımızda eş zamanlı olarak Öcalan’la diyalog başlatmak ile batıda saldırıya geçmek arasında bir çatışma, bir uyumsuzluk ben görmüyorum. Buradaki bütün mesele, Kürtlerin ve Türklerin “kendi” meseleleriyle uğraşmaları ve ortak mesele üzerinde bir mutabakattan uzaklaştırılmaları… Bu rejim kendi kaderini neredeyse muhalefet dinamiklerinin hepsinin kendi başına hareket etmesini sağlamaya bağlamış durumda.  Her biriyle ayrıca savaşmak ya da ayrıca barış kurmak konusunda elini serbest bırakacağı bir ‘mühendislik’ uygulamak istiyor.

29 Mart Maltepe mitingi

Muhalefet bloklarını birbirinden ayırma stratejisi

Türkiye’de yekpare ve tam boy bir faşizm henüz teşekkül etmiş olmadığı için, “siyasi partileri yasakladım, meclisi kapattım, seçim meçim yok” denemediği için, hükümet bunları yapmaya mecbur. Eğer seçimsiz bir yönetim olsaydı, olabilseydi bunların hiçbirisini yapmak zorunda kalmayacaktı. O zaman başka yollar izleyecekti. Fakat işte Avrupa’nın eşiğindeyiz ve dünyanın ortasındayız, Türkiye kendisinin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle çalışan devletler ailesine ait olduğunu iddia ediyor. Bu bakımdan uyması gereken uluslararası taahhütleri var, vs. Yani bu böyle, rejimi yılankavi hareketlere mecbur bırakan bir mesele… Ne zaman halk oyuna başvursa çok büyük dertlerle karşı karşıya hükümet. Hatırlayacaksınız, 2017 Nisan referandumu hileyle kazanıldı. Bu iddia, yalnızca bir iç politika bağlamında şehir efsanesi gibi görülmemeli. Türkiye’de 2017 referandumuyla tepe noktasına varan hileli seçimlerle ilgili bir uluslararası seçim adli analizi literatürü oluştu bile.  Yani bugün, her türlü kuşkudan arınmış olarak Türkiye’de hileyle başta duran bir rejim olduğunu söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanı adayının seçilme gerek şartı olan nizami bir diploma yok ortada. Yüksek Seçim Kurulu’nun imzasız seçim pusulaları ve zarflarla oy kullanmayı sayım başladıktan sonra serbest bıraktığını ve dünyada eşi görülmemiş hileli bir yarışla ancak referandumun kazanılabildiğini unutmayalım. Böylesi bir birikimin üzerindeyiz. Cumhur İttifakı’nın oyu da bu seçim hileleri mekaniğiyle yukarı kaldırılamayacak ölçüde düştü. Bütün bu nedenlerle onlar için 2028 seçimleri çok önemli. Birincisi, Tayyip Erdoğan’ın anayasaya rağmen Cumhurbaşkanı olarak rejimi bir tür “imparatorluk” olarak ebedileştirmesi ihtiyacı, ikincisi bunun bir anayasa değişikliğini gerektirmesi, nihayet üçüncüsü de hem yerel yönetimlerin hem merkezi yönetimin aslında “kent uzlaşısı” formülünün “ülke uzlaşısı” olarak genişletilmesi halinde hileyle gelen hükümetin seçimle gönderilmesinin teorik olarak mümkün olması. O yüzden rejim, muhalefet bloklarını birbirinden ayırma stratejisini bir tarafta havuç, öbür tarafta sopa göstererek sürdürüyor. Fakat Kürtlerin özgürlüğü, kurtuluşu, Kürt meselesinin çözümü açısından, öte yandan Kürtlerin her türlü diyaloğa “evet” demek ve bunları sonuna kadar takip etmek zorunluluğu olması; Kürt halkının tarihsel kurtuluşu açısından hükümetin bir uzlaşma ve mutabakat teklif edip Kürtlerin bunu reddediyor olması ne tarih ne mantık önünde savunulabileceği için, bu durum Kürtleri ister istemez ikili politikaya, iki alanda tam olarak örtüşmeyen iki ayrı politika sürdürmeye zorluyor. Bu Kürtlerin karşısına dikilen bir güçlük ama bu kadar. Yoksa demokratik ihtiyaçlar, 2023 genel seçimleri ve 2024 yerel seçimlerinde gördüğümüz gibi, nesnel olarak şu ya da bu biçimde kuvvetlerin rejim bloku karşısında şu ya da bu biçimde koordinasyonunu, şöyle ya da böyle bir ittifakı gerekli kılıyor ve Kürt halkı, Kürt milleti bunun farkında. Bütün bu koşullar nedeniyle, görünüşte birbiriyle çatışan ama esasen hükümetin tek bir rejim mühendisliği planı etrafında çalıştırdığı bir stratejiyle yüz yüzeyiz.

Hükümet, ‘ikili iktidar’ı yıkmak zorunda

-İktidarın bu hesaplarının nasıl sonuçlanacağını muhalefetin tutumu belirleyecek elbette. Buraya sonra döneceğiz ama öncelikle her iki sürecin kendi özgünlüklerini tartışarak derinleştirmek gerekir sanırım. 19 Mart operasyonu, yani sizin “sivil darbe girişimi” diye tanımladığımız sürece dair iktidarın planı önceden belliydi ve zaten iktidar medyası tarafından da açıklanmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atama hedefi çok açık olarak ifade ediliyordu. Buna dayanak oluşturmak amacıyla “kent uzlaşısı”nı yani Kürtlerin batı kentlerinde belediye meclislerine üye olmasını, demokratik yönetimin bir parçası haline getirilmesini “terörizm” olarak gösteren, bunu suç olarak sunan bir iddianame hazırlandı. İstanbul’u kazanmak çok stratejikti çünkü Erdoğan için, bunu her zaman da ifade ediyordu. Ama beklenmeyen şey, bu operasyon karşısında halkın Saraçhane’yle sembolize olan ciddi bir direniş, bir isyan ortaya koyması oldu. Üniversite öğrencilerinden başlayarak ülkenin birçok kentine yayılan onbinlerin, yüzbinlerin katıldığı eylemler gündeme geldi ve iktidar, Özgür Özel’in “darbe püskürtüldü” dediğince, bir geri adım atmak zorunda kaldı. Dolayısıyla kayyım atanamadı ve sadece İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sınırlı kalındı. Bugün CHP, imza toplayarak, çeşitli kentlerde ve İstanbul’un farklı noktalarında mitingleri sürdürerek direnişini sürdürmeye çalışıyor. Yine, Erdoğan Saraçhane süreci sonrasında DEM Parti İmralı heyetiyle görüşmek zorunda kaldı. Siz yazılarınızda ve yaptığınız röportajlarda “Bu süreç burada kalmayacak” diyorsunuz. Hem iktidar hem de muhalefet bakımından “burada kalmayacak” dediğiniz sürecin devamında neleri öngörüyorsunuz?

Hükümetin stratejik planı bu ikili iktidarı ortadan kaldırmak. Yani onlara göre böyle olmaz. Nasıl olsun? İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Eskişehir, Hatay, Mersin, Muğla, Tekirdağ​… Evet bunları baltalayabiliyor İçişleri Bakanlığı’yla fakat bütün bu belediyelerin muhalefette olması… Düşünün kent lokantasına, bir aşevinin işlemesine bile tahammül edemiyor. Ama bir aşevi işletmek belediye açısından son derece büyük bir politik kazanıma dönüyor. Yani gündelik hayat; halkın beslenmesi, ulaşımı, okulu, bursu, eğlencesi, dinlencesi vs. üzerinde süren bir büyük mücadelede belediyeler son derece önemli. O yüzden rejim bunları bertaraf etmezse gelecek seçimi kazanamaz. Ve durum apaçık, bütün kamuoyu yoklamaları gösteriyor bunu. İmamoğlu, Tayyip Erdoğan üzerine çullandığı için de ayrıca taraftar kazanıyor, AKP’nin oyları düşüyor. MHP de bu gidişatın yarattığı belirsizlikler dolayısıyla bir makas değişikliğine kendisini hazırlıyor bir yandan. Olur ya yeniden “vatan onlardan başka bir görev bekler” diye! Hükümet kaçınılmaz olarak bu dengeyi bozmak zorunda. Şunu varsayıyorlar büyük olasılıkla: CHP’yi, Cumhurbaşkanı adayını ve onun yerel yönetimlerini rezil rüsva etmek… Hani Ergenekon yargılamalarında uyguladıkları yargı-medya-hükümet ortak stratejisi gibi. Önce hedeflerini medyada rezil rüsva edip sonra mahkemeye veriyorlardı. Zaten yargılananların birikmiş tarihsel suçları dolayısıyla kamuoyu onların karşısında mevzileniyordu. Çok küçük bir azınlık yanlarında duruyordu. Şimdi CHP’ye karşı da bunu uygulamaya çalışıyorlar ama CHP, Ergenekon gibi bir özel örgüt, bir bürokratik klik değil. Türkiye’nin en eski partisi. Türkiye’de çok partili siyasetin Osmanlıya kadar giden çok derin kökleri var. Seçimin çok uzun bir geleneği var. O nedenle ümitsizce… Ama elde başka bir plan olmadığından buna devam edecekler. Şimdi ilçe belediyelerine ve belediyelerin mali işleriyle alakadar yöneticilere doğru bir saldırı var. Erdoğan’ın elindeki dava dosyası bomboş ama, yolda dosyayı doldurmak isteyeceklerdir. Dolayısıyla medya ve yargı üzerinden bu saldırılar devam edecek.

Öte yandan Kürdistan tarafına döndüğümüzde, Kürdistan’da birtakım iyileşmelerin iktidarın torbasında olduğu söyleniyor. Bütün bunlar Kürtlerin reddedeceği şeyler değil. Fakat bence iktidarın ikinci yanlışı da şunu anlayamaması; Kürtlerin gündelik hayatta bazı baş ağrılarından kurtulmak istemesi ile siyasi tercihleri birbirinden tamamen farklı şeyler. Yani pek çok şeyin yanında bütün sokak röportajlarının da gösterdiği gibi, Kürtler çok büyük bir politik değişiklik olmadıkça tercihlerini değiştirmeyecekler. Kendi partileri dışındaki bir partiye oy vermeleri ya da AKP’nin seçim kazanmasının önünün açılmasına lakayt kalmaları bakımından yeni sebeplerin doğmadığı görülüyor.

CHP’nin yapması gereken…

CHP ve etrafında oluşturduğu koalisyon eğer Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının realizasyonu bakımından bir anayasa değişikliğine, bir rejim değişikliğine gerek kalmaksızın kolektif hakları, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na, Birleşmiş Milletler sözleşmelerine, Kopenhag Kriterleri’ne dayanarak -ki bunların hepsi Türkiye’nin altında imzası olan uluslararası sözleşmelerdir- demokratik siyasal gündeminin merkezine yerleştirebilirse bu oyun bozulur. Değilse Kürtler, daha ortada bir seçim yokken CHP’nin AKP’yle kapışmasına bakarak tercihlerini şimdiden belirlemeyeceklerdir. Fakat tabii şu bir gerçektir: “Kent Uzlaşısı”nın seçim pratiğindeki karşılığı özet olarak, Kürtlerin tasvip edecekleri belediye başkanları ve belediye meclis üyelerinin olduğu CHP listelerine oy vermekti. Ama CHP’nin Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e yönelen saldırı, öte yandan Kürdistan’daki kayyım uygulamaları karşısındaki ataleti, kent uzlaşısının olumlu izlerini önemli ölçüde ortadan kaldırmıştı. Ancak şimdi öyle bir yere geldik ki, PKK’nin sırf bir çözüm aralığı oluşsun diye “silah bırakmayı” ve “kendini feshi” tartışmaya hazır hale geldiği bir dönemde sadece “Kürt demokratları”nın söyleme dahil edilmesi, ihtiyacı karşılamaya yetmez. Bütün bu nedenlerle ben asıl oyunu değiştirecek, çözecek olanın CHP’nin Türkiye’nin demokratik dönüşümü bakımından kendi imkân ve sınırlarının haddine kadar hamle yapması olduğunu düşünüyorum. Kürtler bunu daha önce okudular. Yoksa şu an için 2023 başarısızlığı sonrasında Kürtlerin blok halinde bir kere daha CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı etrafında formüle edilecek bir değişikliği hayatlarının, tarihlerinin, talihlerinin değişikliği olarak görmeleri düşünülemez. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İzmir’den bile çok daha yüksek oranda Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemişken onun ikinci tur için Ümit Özdağ’a emniyeti ve MİT’i teslim etme anlaşmasını “özel harbe” sığınması olarak okudular. Bunlar unutulmaz dersler. Siz olsanız öyle yapmaz mısınız? Babanızın katiliyle sevgiliniz anlaşmış, onunla evlenemezsiniz yani…

Kullanılmamış muhalif kapasite çok

-Özel’in Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda olumlu açıklamaları oldu. Siz, CHP’nin bunları daha sistematik bir düzeyde ortaya koyması ve bu talepleri içerecek bir programla ortaya çıkması gerektiğini söylüyorsunuz sanırım. Ama Saraçhane’de ortaya çıkan halk direnişinin CHP ötesinde bir boyutu olduğunu, İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili yapılan ön seçimde CHP’nin bir buçuk milyon olan üye sayısının on katı oy kullanılmasında gördük.

Şimdi Kürt sorunundaki süreçle ilgili olarak da düşündüğümüzde şöyle okumak gerekmiyor mu? Özellikle 2013 ve 2015’teki çözüm sürecinde (ben de o zaman Emek Partisi adına DTK  toplantılarına katılıyordum), müzakere sürecinin aynı zamanda bir mücadele süreci olduğu söyleniyordu. Yani bugün batıdaki iktidarın bu siyasi operasyonu karşısında ortaya çıkan demokratik direniş aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümü için de imkânları arttırmıyor mu? Çünkü bunu Kürtlerin demokratik talepleri karşısında bir süreçmiş gibi ya da onu bozmaya yönelik bir süreçmiş gibi bazı okumalar da yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz o konuda?

Buna benim yanıtım belli. Zaten on yılı aşkın bir süredir bunun tartışmasını sürdüre geliyoruz. Türkiye’de Kürtlerin özgürlüğü ve kurtuluşu eğer ayrı bir devlet kurma ekseni üzerinde yürümüyorsa, yürümeyecekse, -ki öyle olsa bile fark etmez- mevcut devletin dönüşümü ve demokratikleşmesinin her bir momenti Kürtlerin kurtuluşuyla doğrudan değilse çok yakından ilgilidir. Saraçhane’deki direniş Erdoğan rejimine başkaldırıdır ve bu nedenle Kürtlerin de hayatlarını dönüştürmeye katkısı olacak bir başkaldırıdır. Çünkü bugün muhalefet bloklarının tamamı arasında ihtiyaçlar, çıkarlar, mücadele kapasiteleri nesnel olarak birbirini bağlar, birbirine yaklaşır hale gelmiş durumda. O nedenle CHP’den beklediğimiz en ileri demokrasi standartlarında dönüşümü ve iktidarın fethedilmesi talebini Türkiye’nin tamamında yaygın, dinamik bir demokratik ortaklık şeklinde yaşam ve çalışma alanlarında inşa etmemiz lazım. Yani sendikalarda bunu inşa etmemiz lazım, yerel yönetimlerde inşa etmemiz lazım. Aslında tabii bunu partiye bağlayarak konuşmaktan çıkarsak zaten bence esasen ihtiyacın karşılanacağı moment, böyle dikine kesen CHP-AKP, AKP-DEM Parti CHP-DEM Parti gibi dikotomiler değil; enine kesen demokrasi-diktatörlük, özgürlük-tahakküm, milliyetçilik-enternasyonalizm eksenindeki mevzilenmeler… Bunu 2015’teki havayı yeniden yakalayarak tesis edebilirsek o zaman kadın hareketinin dinamikleri, işçi hareketinin dinamikleri, ekoloji mücadelesinin dinamikleri, yolsuzluk karşıtlığı dinamikleri partilere bağlı olmayarak demokrasi istikametinde akabilecektir. Bu bir partinin kendi başına yanına çekebileceğinden çok daha fazla dinamik demektir ki bütün bu zeminlerde aslında Kürtlerin özgürlük mücadelesinin Türkiye’de çok önemli kapasiteleri var. DİSK’in önemli sendikaları, KESK’in önemli sendikalarında Kürt Özgürlük Hareketi’nin oyu ve sesi geri kalanlarla aşağı yukarı birçok yerde dengededir. Böyle baktığımız zaman elde kullanılmamış çok fazla kapasite var. Ben o çerçevede hem siyasi olarak rejimle karşı karşıya gelen bütün dinamikleri görmek, hem de öte taraftan sosyal hareketler düzleminde aynı şeyi gerçekleştirmek gerektiğini düşünüyorum.

27 Şubat, İmralı

Erken seçim çağrısı da yerindedir

Başka bir yerden hareket ederek söylersem Türkiye’deki rejimin eğilimi faşizmi kurumsallaştırmaktır. Dolayısıyla rejimle karşı karşıya gelen herkes, faşizmin kurumsallaştırılması önündeki bir engeldir. Onun bertaraf edilmesi geride kalanların da altında kalacakları bir şeydir. Kimileri şöyle şöyle düşünebiliyor: “Yaşanacak her şey yaşandı, daha ne olabilir?” Yaşanabilecek en kötü şeylerin hepsini daha yaşamadık ve bunu son on yıldır süre giden direncimize borçluyuz. Türkiye halkları teslim olmadıkları için 2015’ten bu yana Türkiye’de Erdoğan’ın istediği “tek adam rejimi” kurulamadı. “İki adam rejimi” oldu, onlar cephesinden bakarsak. O nedenle bu direnişin bize kazandırdığı daha o kadar çok mevzi var ki, onlar kaldırılmadan, halk teslim olmadan yol alamazlar. Ve burada şimdi tersine döndü dalga. O yüzden bunu çok önemsemek lazım. Ben çok kritik bir anda olduğumuzu düşünüyorum. Yani daha önce rejim saldırıdaydı, halk savunmadaydı. Şimdi halk dengeyi kurmak üzere ve eğer bunu saldırıya dönüştürmezse ya iktidar bozacak ya da tersine muhalefet bozacak, ikili iktidar benzeri durumu. Bence muhalefetin şimdi Türkiye’yi yönetmeye bizzat talip olarak bulunduğu her yerden harekete geçmesi gerekiyor. Dış dinamiğin bunun önünde tamamen engel olduğu kanaatinde değilim. Ancak Erdoğan rejimi içeride “yönettiğini” ispat ettiği sürece dış dinamik onun yanında durmaya devam edecektir. Bunu bütün uluslararası temaslarımızdan da görüyoruz. Avrupa Birliği, farkındasınız İmamoğlu meselesine devlet ve hükümet başkanları düzeyinden girmedi. Parlamento başkanları ve parti liderleri düzeyinden girdi. Bu, apaçık Erdoğan rejimiyle hâlâ görecekleri işler olduğu anlamına geliyor. Fakat şunu söyleyebilirim. Rejim endişelidir ve o açıdan mümkün mertebe durumu korumak ve iktisadi yönden kimi avantajlar sağlayabilirse o zaman seçimi gündeme getirmek üzere tertiplenmekle meşguldür. Bu yüzden de erken seçim çağrısının da yerinde olduğunu düşünüyorum.

Lafız böyle kuruldu diye hakikat unutulmaz

-Bu noktada, Kürt sürecine dair bir iki nokta üzerinden tartışmayı derinleştirip sonra bağlayalım istiyorum. Birincisi şu; Bahçeli’nin başlattığı süreç, asıl olarak bölgedeki gelişmelerin bir sonucu olarak Erdoğan iktidarının bir ön alma girişimi olarak gündeme gelmişti. Bölgede yeni bir dizayn var. Ama devamında PKK lideri Öcalan’ın silah bırakma ve örgütü lağvetme konusundaki çağrısının da bu yeniden dizaynla doğrudan bir ilişkisi bulunuyor. İkinci olarak, Öcalan’ın çağrısında ulusal ya da “kültüralist”, yani bizim Marksist literatürde “ulusal-kültürel özerklik” diye tarif edebileceğimiz taleplerin de yer almadığı bir çerçeve, genel demokrasi çerçevesinden bahsediliyordu -ki, yıllarca bölgede yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki, Kürt halkında ulusal demokratik istemler hâlâ çok canlı. 27 Şubat’ta açıklanan son çerçeve için Öcalan’ın uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye getirildiğinde yaptığı “Demokratik Cumhuriyet” çağrısının bir devamı olduğu, aralarında bir süreklilik olduğu yorumları var ki, ben de bu görüşteyim. Bu yaklaşımın arkasında Öcalan’ın, Murray Boockhin’in “özgürlükçü belediyecilik” anlayışından esinlenen görüşlerinin olduğunu da düşünüyorum ayrıca. Siz hem bu çağrı hem de bu çağrının arkasında ifade edilen çerçeveye dair neler söylemek istersiniz?

Bu konuda şöyle bir tutumu benimsiyorum. Birincisi, bu silahlı isyan fikri ve eylemi başka herhangi bir kurum, sınıf, etki, eğilim vs. söz konusu olmaksızın, o tarihte Kürtlerin özgürlük mücadelesinin, dinamiklerinin biri tarafından ortaya konuldu ve üzerinden 41 yıl geçti. 41 yıl içerisinde Kuzey Kürdistan’da ve hatta Kürdistan’ın tamamında Kürtlerin temsili hakkını büyük ölçüde kendisinde toplamış bir hareket haline geldi. Ama biz öbür parçaları bırakalım, Kuzey’e bakalım: Kuzey’de onunla rakip, onu dengeleyen, ondan başka bir irade kalıbı ortaya koyan bir hareket olmadığına göre bu şimdi gündeme getirilen, kendi kaderini tayin hedefine ulaşmak üzere silahlı değil de politik mücadeleyi esas alma tercihine saygı göstermekten başka bir şey yapamayız. Fakat saygı göstermek muhtemel sonuçları hakkında öngörülerde bulunma hakkımızı elimizden almıyor. Her şey bu istikamette seyrederse o zaman şu yol ayrımına geliyoruz: Bütün bu çatışmanın son bulmasına demokratik bir dönüşümle yanıt verilmemesi halinde silahlı mücadeleyle geçen yıllarda karşı karşıya kaldığımız ayaklanma bastırma önlemlerinden farkı olmayan, bu önlemlerin “yeni normal” halini alabileceği bir iklimde yaşama ihtimalimizin ortadan kaldırılması gerekir. Demokratik dönüşüm yolunun önünün açılmaması halinde hem Kürtler hem Türkiye’nin tamamı için eski riskin yeni koşullar altında üremesi söz konusu olacaktır. Benim anladığım kadarıyla Öcalan’ın silahlı çatışma koşulları ortadan kalktığı zaman, Türkiye’deki demokratik dinamiklerinin ve Kürt dinamiğinin işleyişinin çok daha etkin bir biçimde vücut bulacağına dair bir kanaati var. Yanlış anlamadıysam KCK, PKK, HPG ve diğer birimler de bunu böyle okuduklarını söylediler. Fakat hala geçişin bir cinayet halini almaması olasılığının tam olarak ortadan kalktığını kimse söyleyemiyor… Geçtiğimiz günlerde Cemil Bayık, mealen “Biz mevcut durumda bize denileni yaptığımız takdirde bu, ‘bizi ortadan kaldırın’ dememiz anlamına gelir, dolayısıyla burada bir başka adıma ihtiyaç var” diyordu. Onu görmemiz lazım. Yani şartlar böyle gerektirdi, lafız böyle kuruldu diye hakikatin her iki taraf bakımından da unutulduğunu düşünmüyorum. Kısmen bu, özellikle Türk milliyetçiliğinin olası baltalamalarıyla başa çıkmak bakımından zımnen yürütülüyor olabilir. Fakat bu da işi kurtarmıyor. Çünkü bu sefer muğlak, her gün değişebilecek, ne zaman nasıl olduğunu bilemeyeceğimiz bir söylem çeşitliliğiyle karşı karşıya kalmamız sonucunu getirecektir. O yüzden burada bir bulanık nokta var. Ben de kabul ediyorum. Fakat diyeceğim şu: O halde, bunun olası risklerini minimize etmek, ya da bertaraf etmek bakımından demin söylediğime başvuracağım: Batıdaki demokratik ve sosyalist bütün dinamiklerin, Kürtlerin özgürlüğü ve Türkiye’nin demokratik dönüşümüne katılımının önünün ardına kadar açılması yönünde devletin baskısına karşılık gelecek bir demokratik kucaklama hamlesi içine girmesi gerekir. Bu kendi başına olacak bir şey ya da Kürtlere bırakıp izlenecek bir şey değil. Çünkü devlet diye bir şey var ve o diyor ki “ben Türkleri temsil ediyorum.” Biz de “hayır sen değil, biz halk olarak kendimizi temsil ediyoruz, biz ne diyorsak o” demezsek; o zaman biz de hakikaten devletçi bir çözüme yatmış oluruz…

Parti tabanları çok daha açık ve esnek

Ben böyle baktığım zaman burada hâlâ bir akıl var diye düşünüyorum. Şu ana kadar ben Kürtlerin, özellikle Öcalan’ın önderliğinde, atmış oldukları adımlarla birlikte düşünelim; işte 1999, Kuzey Kürtlerinin tarihi bakımından son derece ‘makus’ bir durumdu. Yani her şey tersine gitmişti. Muazzam bir moral bozukluğu vardı ve şimdi geldiğimiz yere bakın; Kürtler, Türkiye siyasetini tayin ediyorlar neredeyse. negatif ya da pozitif olarak. Bu muazzam bir hayatiyet demek. Dolayısıyla bunlara dayalı olarak Kürt özgürlük hareketinin, diğer Kürt dinamiklerinin diyeceklerini dikkatle dinlememiz yerinde olur diye düşünüyorum. Ve kayıtsız şartsız milletlerin kendi kaderini tayin hakkının gereklerini yerine getirirsek eğer, bizim de çorbada bir tuzumuz olur. Ama seyredemeyiz. İkincisi, sessiz kalamayız ve öyle olmayacağı için ortak bir partimiz var. Her ne kadar bütün Türkiye solu partileri “ortak” değilse de hepimizin birbiriyle teması olduğu için, neresinden baksanız DEM Parti, bileşeni olmayan hareketler için de konuşan bir parti konumunda. O zaman DEM Parti’yi de bu taleplerle kuşatmak ve onun kurucu roller oynamasına yardımcı olmak da ikinci bir görev olarak solun karşısına çıkıyor doğrusu. Bunun ötesi kısmen Rojava’da, kısmen Güney’de olabilecek değişikliklerle de bağlı ki oraları temsilen söyleyebileceğimiz bir şeyimiz, lafımız ve iddiamız da olamaz. Oralarda da müzakereler sürüyor çünkü. Oralar hakkında da söz söyleniyor. Ama biz kendi etki alanımız, yani doğrudan doğruya kendimizin sorumlu olduğu alanda uluslararası alemi bu konuda aydınlatmak, burada Kürtlerin hakları yanında bir duruş göstermekle süreci kolaylaştırabiliriz diye düşünüyorum. Şimdi Kürtler ve Kürt siyaseti bir müzakere yürüttüğü için, buradan doğabilecek kimi faydalar, mesela hasta bir tutsağın salınıp salınmaması bile bundan etkilendiği için, onun yaşamıyla ilgili konuştuğumuzu ve konuştuklarını bilerek mümkün mertebe bu müzakere dilinden ayrılmamaya, müzakereye halel gelmemesi adına, gayret ediyorlar. Ama bence gerek CHP’nin gerekse diğer demokratik ve sol güçlerin Türkiye’de hükümeti çözüm için de daimi bir baskı altında tutmaya devam etmesi, aslında Kürtlerin müzakere koşullarını da iyileştirecektir diye düşünüyorum. O nedenle, şöyle bir rekabet içine girmek, yani “AKP’ye dün şunu demen lazımdı, dememiştin. Ben bunu gördüm, seni eleştiriyorum”dan ziyade, öylesi lazımsa AKP’yi kuvvetle eleştirmeye devam etmektir ki zaten bu alışveriş var aslında: Bir ittifakla girdi meclise, DEM Parti. O ittifaktaki DEM bileşeni olmayan partilerimiz, kendileriyle ittifak halindeki ama Emek ve Özgürlük İttifakı dışındaki partilerimizin tercihlerini, söylemlerini, enerjilerini buraya yığmaları ve bir demokratik ittifakı fiilen oluşturmaları şart. Bir an önce böyle bir “demokratik ittifak” ya da “demokrasi ittifakı” inşasının ben en önemli mesele olduğunu düşünüyorum. CHP buna gelir ya da gelmez, onunla ayrıca dolaylı, güç birliği vb. kurulabilir

2019-2020’den bugüne kadar Latin Amerika’daki neredeyse bütün diktatörlükler devrildi. Yerlerini nispeten daha demokratik ve ilerici yönetimler aldı, Şili’de, Bolivya’da, Brezilya’da, Kolombiya’da, Meksika’da. Oralara baktığımızda gördüğümüz şey, çok yaygın ve geniş çoğul ve türdeş olmayan koalisyonların birbirleriyle koalisyonlarından oluşan muazzam bir hareketler çokluğu. Bunlara da bakıp akıl yürütmemiz ve bizim de aynı yatağa farklı farklı, heterojen dinamikleri bunları nasıl akıtabileceğimize bakmamız lazım. Doğrusu ben bu en son Saraçhane’de ortaya çıkan ve hemen bütün kentlere yayılan dinamizme baktığımda, orada sadece CHP’lileri görmedim. Tam tersine herhangi bir politik tercihi olmayan ama özgürlükçü ve demokratik taleplere yaslanarak bu cendereden çıkmak isteyen binlerce, yüz binlerce insanın oraya aktığını gördüm. Andığım gidişe çok daha müsait bir Türkiye toplumu var. Gerek “Kent Uzlaşısı” stratejisi, gerekse 2019 yerel seçimlerindeki ittifak stratejilerinin hepsi aslında metropollerde, Kürtlerle diğer demokratik ve sosyal muhalefet dinamikleri arasında, aşağıdan gerçekleşti, kuruldu. Daha sonra bunlar fikir düzeyine yükseldi, strateji değeri kazandı. Fakat tabanlar bence bu bakımdan çok daha açık ve esnekler ve aslında bir de onlara da kendilerini anlatma fırsatı verip dinlemek lazım. Çoğu zaman siyaset yukarıdan aşağı gidiyor. Biraz daha çok aşağıdan yukarı, özellikle metropollerde, imkânlar açmak lazım diye düşünüyorum.

PKK’nin feshinin olası sonuçları

-Kürt siyasal hareketi nasıl ve hangi araçlarla mücadele edeceği kararını elbette kendisi verecektir ki, silah bırakma sizin de ifade ettiğiniz gibi demokrasi için ortak mücadelenin zeminini güçlendirici bir rol oynayacaktır. Ancak öbür taraftan iktidarın “Terörsüz Türkiye” diye ifade ettiği bir çerçeve var. İktidar Kürt sorununun çözümü için adım atmak yerine PKK silah bırakırsa ortada bir sorun da kalmaz yaklaşımını ortaya koyuyor. Yani sonucun, örgütün kendisini lağvetmesinin sorunun nedenini de ortadan kaldıracağını iddia ediyor. Ama anadilinde eğitimden başlayarak Kürtlerin kimlik, ulusal demokratik talepleri de ortada duruyor.

Bu noktada iktidar nasıl bu güçleri bölerek kendini kalıcı hale getirmek ve faşist rejim inşası hedefine doğru yürümek istiyorsa, Kürt sorununun demokratik çözümü ve demokratik bir ülke kurulması da ancak demokrasi ve halk güçlerinin birliği ve ortak mücadelesiyle mümkün olabilecektir herhalde.

Bütün bu söylenenler üzerinden en başa dönersek, bahsettiğimiz iki süreç arasındaki diyalektik ilişki ve ortak mücadelenin ilerletilmesi bakımından başka nelere dikkat çekmek istersiniz?

Ben doğrusu böyle bir demokrasi cephesi, demokrasi bloku ya da demokratik ittifak açısından koşulların çok daha olgun olduğunu düşünüyorum. Çünkü rejim ayakta durabilmek bakımından kendi dışındaki bütün müesses nizam unsurlarına da, TÜSİAD’dan CHP’ye kadar, hepsini karşısına alıp saldırarak böylesine geniş bir demokratik direniş alanı yaratılmadıkça rejim dışı hiçbir gücün hayat hakkı olmayacağına dair çok güçlü sinyaller gönderdi. Ben bunların toplum tarafından okunduğunu ve nitekim CHP sözcülerinin son dönem giderek radikalleşen söylemlerinin böyle davranılmadığında karşı karşıya kalınacak muhtemel sonucun da çok radikal olacağının kavranılmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Radikal yani köktenci sonuç, köklerinden sökülmeye kadar varabilir çünkü. Bunun idrak edildiğini görmek önemli ve bu daha da geniş ittifakların kurulması bakımından da önemli. İkincisi, demin belki şunun üzerinde de durabilirdik: PKK’nin Öcalan’ın çağrısıyla beraber, bunu da karşılayarak kendini lağvetme kararını gündemine alması öylesine stratejik bir vuruş ki, bu bizzat PKK’nin devletin elinden “PKK korkuluğu”nu alarak onu silahsızlandırması anlamına geliyor. Çünkü bu adım başarıyla gerçekleştiği an örneğin AB’nin, ABD’nin uluslararası ölçekteki PKK yasağının herhangi bir anlamı kalmayacak demektir. Türkiye’de istikrar için “terörle mücadelede Ankara’nın yanındayız” gerekçesiyle Türkiye’nin diktatoryal rejimiyle gerici ittifaklar içerisine giren özellikle Batı Avrupa, yani AB ülkeleri açısından çok önemli bir değişiklik anlamına gelecektir. Bunun içeriye etkisi de aynı şekilde olacaktır. Düşünün şimdi: Türkiye’de bugün bütün muhaliflerin kaçınamayacakları kader şudur: Hükümetle ilgili sert söylemlerinizin karşılığı, “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütü üyesi gibi davranmak ve terör propagandası yapmak”la suçlanmaktır. Dolayısıyla PKK’nin feshi, hukuk dışı olarak kurulmuş “yeni normal”in ortadan kalkması anlamına gelecektir ya da ortadan kaldırılması gerekecektir. Bu özgürlükler alanında çok büyük çaplı yeni bir tartışma ve mücadele cephesi açılması imkânı demektir. Böyle baktığımız zaman şu an bu sürecin hitamına ulaştırılmasından başka yapılacak bir şey yok. Çünkü buradan geri dönmek de çok ciddi bir problem. Yani buraya bu kadar kendini bağlayan beyanlardan sonra -evet yani şartlar bunu gerektirirse bir adım geri atmak, iki adım ileri gelmek, bütün bunlar tarihte, siyasette olmayan şeyler değil ama- geri adımların hep bedelleri var. Bu çerçevede benim gördüğüm kadarıyla bu başlanan istikamette devam edildiği ama Türkiye solu ve demokrasisi de Kürtlerin özgürlük talepleriyle birleştiği takdirde, eğer kazanılacaksa demokrasi mücadelesi ancak böyle kazanılacak. Öte yandan, bana sorarsanız diktatörlüğün de kazanmasına imkân yok. Çünkü Kürtlerin tarihsel hafızasının kendilerini inkâr eden bir diktatörlük altına gönüllü olarak girmektense eski çileli hayatı sürdürmenin yeğ olabileceği konusunda kendilerini sürekli olarak uyaracağını düşünüyorum.

Bu koşullar istikametinde baktığımızda, önümüzdeki dönem demokratik itirazların -eğer bir demokratik devrime değilse bile- bir demokratik dönüşüme vücut vermesi için şimdi hepimizin kaslarımızı ona göre germek, öyle atılımlar planlamak ve çözümün de bununla beraber gelebileceğini bütün dünyaya göstermemiz lazım. Fakat bu arada Kürtler kendi mücadeleleriyle ya da ortak mücadelemizle, iktidardan ne almışlarsa helaldir. O bizim diğer mücadelelerimizi güçlendirecektir zaten. O yüzden onların müzakeresinin de önü açıktır. Ama bu müzakere bizim mücadele koşullarımıza içerilmelidir mutlaka derim.