Bir Hemşinlinin gözünden: DÜNYAYA KARŞI BİR EZGİ, DERSİM

İBRAHİM KARACA

Üniversite zamanlarımdan bugüne dek bana birçok kez, ‘Dersimli misin abi’ diye soruldu. Sanırım yüzümde gizli bir Dersimlilik var. Geçen genel seçimde sandık görevlisiyken müşahit bir delikanlıya, “Sen ya Trabzonlu ya Balkan göçmenisin, doğru mu” dediğimde, ‘Trabzon’ cevabını almıştım. Sandık başkanı ablanın bana sorusu ise, “Siz de ya Dersimli ya Ermenisiniz, doğru mu” olmuştu. Alevilik ve özellikle Dersim Aleviliği konusu hep ilgimi çekmiştir ama buradaki amacım ne Alevilere Aleviliği, ne Dersimlilere Dersim’i anlatmaktır. O kültürü biraz daha anlama kaygısıyla bu Hemşinlinin attığı meraklı bir bakış olarak kabul edin.

Dersim kültür alanı içinde var olup kafa yoran değerli üstatların farklı açılardan önüme koyduğu bir külliyat var zaten ama bendeki Dersim öteden beri, dünyaya karşı söylenen bir ezgidir.

1982 yılında kalmaya başladığım Bitlis Öğrenci Yurdu; bugün hâlâ görüştüğüm dostlarla tanışma alanım oldu. Ben onları ‘Kürt’ olarak kodladım, onlar beni ‘Kürdün deniz görmüşü’ saydılar ama arada bir ‘Ula Laz’ deyip fıkralardaki Laz’a gönderme yaptılar. ‘Laz değil Hemşinliyim’ demedim, bana o da yakışır elbet ama desem anlatamazdım. Ben de ‘Zaza mısın’ sorusunu anlamazdım, yetecek kadarını zaman içinde öğrendim. Kırmanç nedir, Kurmanç kime derler, Gakkoş nedir, Kırıx neyi ifade eder gibi. Konuştuğu aksana bakarak kimin hangi Kürt ilinin neresinden olduğunu bile anlayacak kadar kulak dolgunluğuna eriştiğim, hayata ‘Ezilenler Milleti’ penceresinden baktığım genç yıllardı o yıllar.

Yeni düzen

1980’den sonra dünyaya adeta bir ‘nizam-ı alem’ olarak sokulan neo-liberal yorum, çevre ülkelerdeki ulusal pazarı da parçalayan bir düzen getiriyordu. Kırdan kente göç boyutlanacak, köyler metropollere akacak, emek ucuzlayacak ve bu esen rüzgârla ülke çağ atlayacaktı. Köyler elbette ki boşuna boşaltılmadı; balığın bulunduğu suyu kurutmak mealindeki askeri boyutun dışında, meralar tarım ve hayvancılık dışı faaliyetlere açıldı. Bu yıllar, çeşitli etnik gruplara dahil ezilenlerin, egemenliği altında yaşadıkları ulus devlete ‘kimlik bilinciyle’ itiraz etmeyi keşfettiği yıllardı. Kentleşme olgusunun ortaya çıkıp gelişmeye başladığı 1950’den 1980’e kadar bir ‘kimlik mevzisi’ olmayan cemevleri, izleyen süreçte yaşanan şiddetin de etkisiyle önem kazandı. Kentin varoşlarında farklı ocaklara mensup kapı komşular olarak oturmaya başlayan Aleviler, kültürel-inançsal mekân ihtiyacını ancak dernek statüsünde kurabildikleri cemevleriyle giderdiler. Çünkü mevzuat, camiden başkasını ibadet yeri saymıyordu. AB ülkelerinde dinlere tanınan haklardan yararlanma çabasıyla, cemevleri Alevi örgütlerinin ana argümanı oldu. Etnik, dinsel ve ‘politize edilmiş’ diğer bazı kültür-sanat mekânları ise, ‘bölücülük’ yapmadığı ve sınıf kavgasına katılmadığı müddetçe ‘rahat’ bırakıldı.  

2000’li yıllara gelindiğinde; Dersim’de bazı kutsal alanlara yakın yerlere cemevi yapıldı, devlet veya yerel aktörler eliyle restore edildi. Bu faaliyetler sürerken, bazı yerel mitolojik anlatılar da devletin genel Alevilik söylemine uyarlandı. Genç ve bekâr bir erkek olan Duzgı, Ahmet Yesevi’nin İslam’ı yaymak üzere Anadolu’ya gönderdiği Hacı Kureyş oğlu ‘Düzgün Baba’ya dönüştürüldü! Peyzaj çalışması denilerek Munzur gözeleri de dahil olmak üzere Dersim Aleviliğinin sembol kutsal alanları törpülendi, yani devlet tarafından bir kutsal mekân araçsallaştırması yaşandı.[1] 

Dersim ve Tunceli

Resmiyetteki adıyla Tunceli, Alevilerin çoğunluğa sahip olduğu tek ildir. Dersim adı, idari reformlar sırasında (1849) sancak olarak düzenlenmeden önce burada yaşayan göçer ve yarı-göçer aşiretleri tanımlardı. Sünni merkezileşme siyasetinin başarısızlığa uğramasından sonra sahneye çıkan Türk milliyetçiliği, yirminci yüzyıl başlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna önderlik etti. On sekizinci yüzyıl sonundan beri devletin gözündeki Dersim, ‘İslamlaştırılması gereken’ bir yerdi ve 1938 sürecinde ‘Tunç-eli’ (Devletin tunç eli manasında) adı verildi. Tunceli, ‘İç Dersim’ olarak bilinen ve buradaki Aleviler nezdinde saklı bir kutsal yurt olan sınırlı bir alandır. Burası Zaza-Kırmançların Jaru Diyar (Kutsal Diyar) ve Mekané Xızırî (Hızır’ın Mekânı) diye andıkları yerdir. Bu kutsal yurtta; Cebrail aklın rehberi, Xızır yol gösterici, Duzgı ise koruyucu olarak mitolojik anlamda ‘bekçi’ işlevi görür, bir bakıma Dersimli bütün Alevi Kürtlerin ‘wayır’ı yani koruyup kollayanı (sahibi) sayılır. Munzur ise, Dersim’in kutsallığını taşır.

Dersimlilerin bir kısmı, geçmişte Zerdüştî bir çoğunluğa sahip Kirman ve Kirmanşah tarafından gelmiş olduklarına inanır. Doğan Munzuroğlu 1514’te pek çok Bektaşi dervişin kaçarak Dersim’e geldiğini ve bu gelişin ‘mazlumun sığınması’ şeklinde algılanması nedeniyle yadırganmadığını söyler. Dersim’deki Bektaşilik ve Türk dilinin varlığı böyle yorumlanır. Antranig, Oskar Mann ve Minorsky’e göre ise Dersimliler, İran’ın kuzeyindeki Hazar Denizi kıyılarındaki dağlık Gilan-Deylaman bölgesi ile kuzey doğu ve doğu tarafında kalan Horasan’dan dokuz ile on ikinci yüzyıllarda Moğol istilasından kaçarak Dersim ve civarına yerleşen Pers öncesi halklardan biridir.[2]

Dersim Aleviliği

Her şeyin çoğunlukla bozularak değiştiği, hiçbir şeyin eski dinsel veya büyüsel argümanlara sığmadığı bir zamandayız şimdi. Tarihsel olarak Balkanlar’dan Kafkaslar ve Ortadoğu’ya kadar farklı diller konuşup farklı etnik kimliklerle tanımlanan Aleviler, inançları nedeniyle Osmanlı din adamları tarafından ‘zındık’ sayıldılar. Uzun süre hoş görülüp tahammül edilen bazı merkezi yerlerdeki Bektaşi tekkeleri ise onlar için işlevsel bir buluşma mekânı oldu. Günümüzde Bektaşi, Kızılbaş, Raa Haq, Tahtacı, Çepni, Yörük, Türkmen, Abdal ya da Caferi gibi çeşitli isimlerle anılan farklı ‘Alevilikler’ vardır ve onlar en geniş anlamda, İslam halifesi Ali taraftarı olarak bilinirler. Alevilik inancı; kutsal kitapların hepsini tanıyıp Kuran’ı biraz öne çıkarır ama tefsir konusunda zahit[3] ile anlaşamaz, onu Kuran’ın özünü anlamamakla itham etse de açık bir tartışmaya girişmez. Aleviliğe göre Kuran’ın özü aşıkların sözcüklerinde ve nefeslerde saklıdır. Cennet ve cehennem kavramları Allah ile insan arasına mutlak bir ayrılık (mesafe) koyduğu için, Alevilik tarafından benimsenmez. İyilik ve kötülük tanrıyla değil insanın kendisiyle ilişkilidir. İnsan ne iyiliği tanrı için, ne kötülüğü iblis[4] için yapar.

Alevi toplumunda her ocak, bir soy-aşiret örgütlenmesidir. Dinsel sosyal yapı pir üzerinden yürür. Dersim Aleviliğinde ocak ailelerinin kendi kökenlerini peygamber kızı Fatma ve Ali oğlu Hüseyin soyundan gelen imamlardan birine bağlamış olmaları, onlara ‘seyit’ unvanı taşıma hakkını verir.

Raa Haq mitosunda ise Haq (Hak), varlık sebebi olarak evreni başlatıp süreci diğer aktörlere devreder. Zahir hayatın başlaması, Cebrail rehberliğinde ve iki varlık gibi görünen ama aslında tek varlık olan Ali-Muhammed eliyle Adem ve Havva’nın var edilmesi sayesinde gerçekleşir. [5]  

Havva 36 kez hamile kalır, her seferinde biri kız biri oğlan olmak üzere 72 çocuk doğurur. Doğurganlığı bitince veya Adem’den başka çocuk yapmak istemeyince Adem bir ‘jiare’ye gidip Haq’la konuşur. Cebrail devreye girer, ilahi bir varlık (kadın-melek) olan Naciye’yi Adem’e getirir. Bu ilişkiden Şit doğar ve ondan türeyenler de Aleviler olarak kabul edilir. Bu nedenle Aleviler kendi kökenlerini, yalnızca biyolojik insan silsilesine (72 millete) değil, ilahi bir soy olarak yetmiş üçüncü millete dayandırırlar. Bu mitin bir benzer versiyon şöyledir: Âdem ile Havva birer küpe nefeslerini üfleyip kırk gün sonra açmak üzere kapatırlar. Otuz dokuzuncu gün Havva küpleri gizlice kontrol ederken, kendi küpünden sürüngen hayvanlar çıkıp yeryüzüne dağılır. Âdem’in küpünde ise parmağını emen bir çocuk vardır. Küpü sallar ve çocuğun kol ve bacakları kırılır. Kırkıncı gün Âdem’in küpünden bir çocuk (Şit-Naci), Havva’nın küpünden ise tavşan çıkar. Kabil Habil’i öldürdükten sonra dul kalan hanımı Naciye, Şit ile evlendirilir. Bu şekilde yetmiş ikiden farklı bir yetmiş üçüncü millet doğar.

Dersim’e özgü inanış, doğadaki kutsal mekânlar (jiare-ziyaret) etrafında şekillenir. Zaza dilinde ‘jiar’ olarak geçen kutsal mekân kültleri, dinsel pratiklerin odak noktasıdır. Jiar bir anlamda, ‘kutsal emanet’ demektir. Cem törenleri dinin sosyo-dinsel boyutunu cemaat bağlamında kurar; ağaçlar, dağlar, kayalar, mağaralar, nehirler, göller, pınarlar, gibi ‘jiare’lere tapınmalar ise cemaat ya da başka bir dinsel otoriteyi gerektirmez. Bir jiare erkek ya da kadın olabileceği gibi, dost veya düşman karakterli de olabilir. Bu inanışta kâinat Hakk’ın aynası, insan ise kâinatın aynasıdır. Ten ölür, can ise don değiştirir, yani devridaim olur. Yunus Emre’ye atfedilen ‘ölürse ten ölür canlar ölesi değil’ desturu da bunu ifade eder. ‘Can’ ruh, ‘ten’ ise beden anlamındadır. Yani maddedir, ölümlüdür. ‘Bedenin dış yüzü’ anlamı sadece Türkçe’de vardır. Ruh ise ölümsüzdür ve bedenden bedene geçer. Hakka yürüyen cana ait ruh; kırk gün sonra yani kırk birinci günde, başka bir canlıda yeniden doğar. Oysa kitabî dinlerde bu anlayış kesinlikle reddedilir. [6]  

İnanış mı, daha fazlası mı?

Raa Haq adını ‘uydurma’ bulanlar da vardır, İsmail Beşikçi gibi 4000 yıldan fazla geçmişi olan Mithra kökenli bir inanç olduğunu söyleyenler de vardır. Beşikçi, bu inancı Alevi kavramı içinde değerlendirmemek gerektiğini belirtir, Alevilerin 12 İmam ve Ali adına dualar etmesini ise empoze edilen bir ritüel olarak yorumlar. Sonra Kaygusuz Abdal[7] dizelerini örnek verir, ‘bu tür bir Tanrı eleştirisini ancak Raa Haq inancındaki biri yapabilir’ der. Kaygusuz’a ait dizeler şöyledir: ‘Kıldan köprü yaratmışsın/ Varsın kullar geçsin diye/ Hele biz şöyle duralım/ Yiğit isen geç a Tanrı (…) Bakkal mısın teraziyi neylersin/ İşin gücün yoktur gönül eğlersin/ Kulun günahını tartıp neylersin/ Geçiver suçundan bundan sana ne.’

Cemal Özel ise, ‘Alevilikte peygamber yoktur, öyleyse din sayılmaz’ demenin yanlışlığına değinir ve bir inancın (Budizm, Hinduizm, Şintoizm ve doğa dinleri) din olması için peygamber gerekmediğine işaret eder.

İbadetin dili meselesi

Yakın zamandaki bir tartışma, Türkiye Alevilerinin ibadet dili üzerinden kopmuştu. Alevi sanatçı Erdal  Erzincan’ın, “Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçe’dir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor. Bu halkın kendi tercihi, benim kişisel görüşüm değil” sözleri; kastettiği şeyin ibadette çalınıp söylenen deyişler olduğunu ifade etse bile eleştiriler almıştı. Eleştiri gerekçesi, Aleviliğin çokdilli yapısının (özellikle Zazaca ve Kurmanci) yok sayıldığı savıydı. Müzisyene en sert itirazlardan biri, bir başka Alevi müzisyenden gelmişti. Mikail Aslan özetle, “İbadet dilimiz Türkçe değildir. Annem Türkçe bilmiyor, ibadetini Kirmancca-Zazaca yapıyor. İbadet dilinin kısmen Türkçeleşmesi, Cumhuriyet sonrasında uygulanan asimilasyon politikalarıyla gerçekleşti” diyordu. “Biri kanonik geleneği (Türkçe nefesler) sürdürüp ritüel şiir diline vurgu yapıyor, biri Kürt ulusal bilinci perspektifiyle Türkçe’nin reddini anlatmak istiyor. Biri bireysel görüş ifade ediyor, biri ideolojik bir kulvardan konuşuyor” diyen yazar Haydar Karataş’a göre ise ‘Alevilerin ibadet dili Türkçedir’ sözü tek başına eksiktir. Doğru olan şudur: Kızılbaşlarda dua dili halkın ana dilidir (Zazaca/Kürtçe). Bu tartışılamazdır. Nefeslerde ise çoğunlukla Türkçe ve az da Kürtçe ve Zazaca vardır.[8]

Geleneğin kendini yaşatma biçimi: Uyarlama

Semitik gelenek ile İran kökenli geleneklerin karşılaşma ve etkileşim tarihi, Sümer kentlerini istila eden Akadlarla başlar. Bektaşilerde bu etkileşim, isim değişikliğiyle gerçekleşir. Bir bölgede kutsanan Hristiyan azize ait menkıbeler, sonradan gelenlerce bir velinin adı etrafında toplanır ve tarikatın güçlenmesi sağlanır. Bu durumda, Duzgı’nın eski bir tanrının devamı mı, yoksa gerçekten bir veli mi olduğu tartışmaya açılır. Dersim’deki mitolojik seyitler Bektaşilikteki ‘gazi-savaşçı’ velilere benzemez, yani bir veli gibi değil de eski pagan (şaman) tanrıların kültürel devamı gibidirler. Tıpkı Sümerlerin çoban tanrısı Dumuzi (Temmuz) gibi. O da Bava Duzgı gibi dağla anılır, bitkileri yeşertip keçileri besler ve çobandır. Helen yani Yunan mitolojisinin çoban tanrısı ise Hermes’tir. Mısır firavunları sürü çobanıdır. Fakat çoban vasfı bazı yerlerde mecaz anlam içerir. Adem, Musa ve Muhammed’in çobanlık yapıp sürü otlattığı anlatılır, Mikail adıyla da bilinen Kapadokyalı Mithra ise, Avesta’da ‘iyi çoban’ olarak geçer.

Munzur ise, bir ağanın yanında çobandır. Ağa bir gün Hacca gider, orada canı helva ister ve Munzur bunu hisseder. Ağasının eşinden helva yapmasını ister, yaptırır ve ağasına ulaştırır. Ağa döndüğünde köylüler karşılar, Munzur da oradadır. Ağa köylülere, asıl keramet sahibinin Munzur olduğunu, onun elini öpmelerini söyler. Köy halkı Munzur’a doğru yürüyünce o kaçar, elindeki bakraçtan dökülen süt bugünkü Munzur gözelerini doğurur. Munzur bakracı atar ve kayalıklarda sır olur. Nuri Dersimi de Munzur gözelerinin Ermeni tanrıçası Anahit’in göğüslerinden fışkıran sütü simgelediğini söyler.

Velayetname’de ise aynı keramet, Hacı Bektaş’a mal edilir: Hac farizasını bitirip Hicaz’dan dönüşte Horasan yakınlarında Nişabur halkı Lokman-ı Perende’yi karşılar. Lokman, ‘Hacı olan Bektaştır, gidip onun elini öpün’ der. Burada sözü edilen hac ziyareti Dersim’deki dinsel dokuya yabancı bir motiftir. Nuri Dersimi bunun hac değil savaşa gidiş olduğunu söyler.  

On beşinci yüzyılın sonlarına doğru yazılan menakıbnameler, Bektaşiliğin henüz resmen kurulmadığı bir döneme denk gelir. Bu eserler, İslam öncesinden gelen inançları İslami bir keramet hikâyesine dönüştürüp yansıtır. Bunlara Bektaşi menakıbnameleri denilmesinin sebebi, bu çevre içinde benimsenmiş olmalarıdır.[9] İçlerinde en çok bilineni, Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Mevcut nüshaların hepsi Türkçedir, Uzun Firdevsi imzasını taşır. Gölpınarlı, 1481-1501 arasında yazıldığını belirtir. Baştaki olaylarda kafirlere karşı cihad eden bir gazi-veli gibi betimlenen Hacı Bektaş, Anadolu’da geçen menkabelerde sadece keramet kudretiyle hareket eden bir velidir. Kendisi ve halifeleri, gittikleri her yerde gayri Müslimleri ihtida ettirirler. Eserde, ‘Horasan Erenleri’ denilen ve İran yolu ile gelen derviş zümreleriyle ‘Rum Erenleri’ (Urum Abdalları) denilen Anadolu dervişleri arasındaki rekabet havası ve tekke-medrese anlaşmazlığı da açıkça görülebilir.

Aslında her uyarlama, ona inanan topluluğu yeni egemenliğe uyarlamaktır. Mesela İsa öncesine dayanan ‘Vardavar’, başlangıçta pagan tanrıça Anahit’e adanmış bir bayramdı. Aziz Gregor, Hristiyanlığı Ermeniler arasında şiddet yoluyla yaymaya başladığında, eski dininden vazgeçmek istemeyen halk dağlara sığınır. Fakat bu bile birçok pagan geleneğini ortadan kaldıramayınca, Hristiyanlığa uyarlama yöntemi benimsenir. Vardavar Bayramı da bu sırada Mesih’in başkalaşım bayramı olacak şekilde yeniden tasarlanır, ilk olarak Ermeni halkını Hristiyanlığa dönüştüren Aziz Grigor Lusavoriç’in naaşının Kayseri’den Muş’a nakli sırasında Hristiyan bayramı olarak kutlanır. Vardavar bugün Hemşin’de Vartevor adıyla yaşıyor fakat ne kesilen koyunların kurban gibi bir amacı, ne de şenliğin dinsel bir içeriği var. Horonlar oynanır, türküler söylenir, yenilip içilir, eğlenilir. Vartevor bu içerikle dolu bir Hemşin kültür etkinliğidir bugün. Yetmez mi?

‘Ana’dan ‘Ata’ya

Yerleşik yaşama geçip neolitik köyler inşa eden insan topluluğu, toprağa yaşamın anası olarak bakar ve ‘ana’ odaklı yeni bir varoluş inşa eder. ‘Ana Kültü’ böyle bir kucakta doğar. Bakire Meryem, Venüs-Afrodit veya Kybele, Hathor, İştar, İsis, Pessinus veya Ceres’in anlamı budur.

Sonra kentler gelişir, medeniyete [uygarlığa] geçilir. Bu geçiş, sınıflı topluma doğru bir çözülüştür. Uygar örgütlüdür ve devletlidir. Orada ‘Ana’ biterken ‘Ata’ belirir. Çünkü devlet erildir. Sümer kentlerini ele geçirip önce Akad sonra Babil’i kuranlar da erildir. Tek tanrılı din ise, erilin ideolojisidir.

Tuğlaları doğru dizmek

Kurduğumuz her cümle, içeriğindeki inançların inanılası olup olmadığını irdeleyip test etmek için değil, geçmiş-bugün bağlamında inanıldıkları için kurulmaktadır. Adı üstünde zaten: İnanç. Aslında Gürdal Aksoy’un da alıntıladığı Karl Marx’a ait şu sözler, ortak meramımızı anlatan sözlerdir: “Biz insanların dünyevi meselelerini teolojik meseleler olarak görmüyoruz. Tersine, teolojik meseleleri dünyevi meseleler olarak görüyoruz. Tarih şimdiye kadar hep kör-inançla yorumlandı; biz kör-inançları tarihle yorumluyoruz.”

Aksoy, Düzgün yerine Duzgı, Baba Mansur yerine Bamasur, Derviş Güver yerine Devreş Gewr adlarını önerir. Ona göre orijinal biçimlere vurgu yapmamak, Türkleştirme projesine nesne ve özne olmaya götürür. Olumsuz kullanıma bir başka vurgu, lokal tarih çalışmalarında ‘Dersimli’ kavramının genel olarak ya Alevi Kürtler ya Kırmançca (Zazaca) konuşanlarla özdeşleştirilmesi, bunun da devletin uyguladığı parçalama siyasetine katkı sağladığı yönündeki vurgudur. Burada, ‘Kürt ulusallığı’ adına bir kaygı/uyarı var. Zazaca, Soranca ve Kurmançca konuşan grupların ‘Ulusal Kürt’e dahil ögeler olduğu vurgusu; 1923 civarındaki duyguyu hatırlatır ister istemez. Örneğin; ‘Alevi Kürtler’ kavramını makul bir adlandırma olarak değerlendirirken; bunu kabul etmeyen ‘diaspora merkezli Zazacılık’ eleştirilir. Kürt’ü sadece Kurmanç’a eşitleyen eğilim de sorunlu bulunur. Kürt ulusçu bazı yorumların Türk milliyetçiliği kadar birliği parçalayıcı katkılara sebep olduğu vurgusunda, ‘Dersim’e medeniyet götürenler’ ile ‘Dersim kişiliği ile uğraşanların’ farklı yerlerden gelseler bile benzer avluya çıktıkları ima edilir.[10]

Buradaki ‘Alevi Kürtler’ adlandırmasının, Zazaları ulusal anlamda Kürt’e dahil eden bir içerik taşıdığını söylemek mümkündür ve ulus mantığına uygundur. Tıpkı Türk ulusçuluğunun bütün etnikleri (uygulamada öyle olmasa da) ulusal içerikle Türk’e dahil etmesi gibi.[11] Bir kurgunun içinden konuşuyoruz belki ama gazete logosundaki ‘Türkiye Türklerindir’ sloganını başka bir zeminde ‘Kürdistan Kürtlerindir’ veya ‘Lazistan Lazlarındır’ sloganıyla yan yana koyup düşününce, ‘Türk’ adının Kürt, Laz ve başka etnikleri de içerip içermediği merak edildiği gibi, ‘Kürt’ adının Zaza’yı veya ‘Laz’ adının Hemşinli’yi içerip içermediği de sorulur. Bu meraklı soruları, geçmişin pratiği sordurtur. Çünkü kullanışlı olan kullanılmıştır hep. Ulusun adı etniklerden birinin (yani kurucu kadronun mensup olduğu etniğin) adını taşıyınca, karışıklık en başta başlamaktadır. Ulusçuluk, inşaat sırasında yanlış koyduğu bir tuğlanın seneler sonra problem yaratacağını düşünmez. Milliyetçilik ideolojisi başlangıçta etnolojik bir ihtiyaçtan doğmadı belki ama oraya otur(tul)du. Günümüzde her ulus-devlet projesi etno-milliyetçi bir projedir. Teoride milliyetçilik, burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki ideolojisiydi; burjuvazi alacağını aldıktan sonra gericilikle uzlaşınca, ideolojisi de gericileşti. Türkiye özelinde söylersek, ‘Vatandaşlık bağlarıyla’ denilse bile pratikte o bağlar etnik-dinsel bağlar oldu hep.

Zaza dili

Dersim’de 78 Zazaca, 24 Kürtçe, 18 Zazaca-Kürtçe ve bir de Türkçe konuşan aşiret olduğu belirtilir. Bugün altı milyon civarında kişinin konuştuğu Zazaca ile birlikte birçok etnik dil de ölü dil olma sınırındadır. ‘Zazacılık’ yaptığı söylenenler ise, baskın Kürt ulusal söylemine karşı bir itiraz yükselttiklerini belirtiyorlar. İtirazın özetinde, “Türkler Dersim Aleviliğini Bektaşileştirmek istiyor; Kürtler ise Zerdüştlük-Yezidilik diyerek Kürtleştirmek istiyor” karşı söylemi var. Bu söylem sahiplerine göre Kürtlerde kimlik bilincini güçlü kılan şey, İdris-i Bitlisi döneminde Osmanlı ile kurulan ittifaktır. Osmanlı’nın Kürt beyliklerini sınırlama ve tasfiye girişimine karşı direniş ise, modern Kürt ulusçuluğunun kaynağıdır. Kürt aydını ısrarla ‘Zaza Kürdü’ görüşünü vurguluyor, oysa Zazalar herhangi bir halkın parçası veya alt bölümü değildir. Herkes ne ise o olmalıdır. [12] 

Sonuç

Dersim coğrafyasına ait şöyle bir dua var: Sodir ke [Sabah olduğunda]/ Kam ke ewladê xo ra haskeno [Kim evladını seviyorsa]/ Duskinê îtîqatê Heqî [Allahın inancına düşkünse]/ Rocî ke selam da [Güneş selam verdiğinde]/ Mîrçikî wanenê [Kuşlar ötüşüyor]/ Î mîrçikî qey wanenê [Onlar neden ötüyor]/ Î Heqî rê minnete kenê [Allaha minnet ediyorlar/ Wertê a dua mîrcikan de [O kuşların duasının içinde]/ Minneta xo bivînê [Kendi minnetinizi bulun]/ Hurdî hurdî qey wanenê [Yavaş yavaş niye ötüyorlar]/ Rocî rê, tîcî rê minnete kenê [Güneşe, ışığa minnet ediyorlar]/ Wircê ra [Kalkın]/ Dest û riyê xo bişuyê [Elinizi yüzünüzü yıkayın]/

Su vere Roc [Gidin güneşin önüne]/ Î mîrçikan de minnete bikerê [O kuşlarla beraber dua edin]/ Minneta  wertê sodirî [Sabah duasının ortasında]/ Mîrçikî meqbulê Heqî yê [Kuşlar Allahın makbulleridirler].

Seneler önce Hollanda’da yaşlı bir Dersimli nineden bu duayı aktaran Erdal Gezik, ‘Aslında Hatice Teyze’nin inancıyla kendi ailesi içinde yaşadığı yalnızlık, aynı zamanda bu inancın yaşlı üyeleri ile genç kuşakları arasında yaşanan kopukluğu; modernist Alevi aklı karşısında geleneksel Aleviliğin itilmişliğini veya inançlarını devir aldıkları öğreti üzerinden sürdürenlerin kitaplardan öğrenenler karşısındaki yenilgisinin ifadesi gibi durmaktadır’ şeklinde bir yorum yapar.

Debisini beğensek de beğenmesek de; geçmişten geleceğe doğru akan bir suda örselenmeden yer tutmaya çalışan canlarız hepimiz. Akışı değiştiremediğimiz yerde etkileme gücümüze yaslanıyoruz, elimizde o var çünkü. Hayatı güzelleştirmek adına farklı coğrafyalardan ve kültürlerden sökün eyleyip bir kavgaya omuz vermemizin başka nasıl bir anlamı olabilir ki?


[1] Kutsal Mekanın Yeniden Üretimi adlı kitabında Ahmet Kerim Gültekin; Dersim Aleviliği ve Raa Haqi inancı üzerine doyurucu bilgiler sunar (Bilim ve Gelecek Yayınları, 2020)

[2] Ali Kaya, Deylem’den Dersim’e Seyahat (Can, 2002) ve Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi (Demos, 2010) adlı kitaplarında bu konuyu işler.

[3] Zahit, kendini sadece ibadete veren veya hayatını sadece ibadet için düzenleyen kişidir. [Zahit bizi tan eyleme/ Hak ismin okur dilimiz/ Sakın efsane söyleme/ Hazrete varır yolumuz/ (Muhyî)].

[4] Şeyh Bedreddin; Allah’a yakınlaşmayı sağlayan güçleri ‘melek’, Allah’tan uzaklaştırıp dünyevi şeylere yakınlaştıran güçleri ise ‘şeytan’ diye tanımlar.

[5]Tevrat’ta Âdem ile Havva’nın yaratılışından, Kuran’da ise bir cins olarak insanın yaratılışından bahsedilir. Tefsirciler Tevrat’taki açıklamaya başvururlar. Âdem, ilk yaratılan insan olmakla birlikte insan türünün adıdır.

[6] Bkz; Kur’an: Hicr, Secde… Tevrat: Yaratılış.

[7] Asıl adı Seyyid Alauddin Gaybi’dir. Kalenderidir ve Babai hareketinden fikri etkiler taşır. Abdal Musa tekkesinde yetişmiştir. Menakıb-ı Kaygusuz Baba, hayatını yansıtan menkabelerden oluşur. Yazarı (1517-1520), adı belli olmayan bir Bektaşi dervişidir.

[8] Haydar Karataş ifadelerinin tamamı için: https://halktv.com.tr/makale/kentlesmenin-alevi-inancinin-donusumune-etkisi-ve-dedelik-kurumu-971570

[9] Ahmet Y. Ocak, Alevi-Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri adlı eserde bu konuları inceler (İletişim, 2012)

[10] Gürdal Aksoy, Dersim Alevi Kürt Mitolojisi/ Raa Haq’da Dinsel Figürler (Komal, 2006) adlı kitabında bu konulara değinir.

[11] Gerçek hayatta bu, bir illüzyon olarak yaşandı.

[12] Bu konuya değinen Sait Çiya imzalı yazı için adres: http://www.dersimsite.org/yursever.html