‘Müzik benim için bir uğraş değil, bir var olma hâli’

SÖYLEŞİ: ŞERİF KARATAŞ

Eylül Nazlıer’in sesi, büyük sahnelerin parıltısından değil; evin içinden, gündelik hayatın arasına sızan seslerden doğuyor. Diyarbakır’da duyulan dengbej klamları, söylenemeyen cümleler, yarım bırakılmış hikâyeler… Onun müziği bir “uğraş”tan çok bir var olma hâli. Ana dilinde, Zazakî’de kurduğu bu ses; tanıklık eden, hatırlayan ve sabırla anlatan bir yerden konuşuyor. Eylül Nazlıer’le, hafızanın müziğe nasıl dönüştüğünü; geleneğin içinden bugüne uzanan bir kadın sesinin neyi taşıdığını ve hikâyesi olan şarkılarda neden ısrar ettiğini konuştuk.

-Eylül Nazlıer kimdir? Müziğe uzanan yolun hangi kişisel hafızalardan, hangi dönemeçlerden geçerek şekillendi?

Bir sesin, bir dilin ve yarım kalmış hikâyelerin toplamı. Müziğe uzanan yolum, büyük anlatılarla değil; evin içinde, gündelik hayatın arasına sızan seslerle başladı. Hafızamda müzik, bir “uğraş” değil; bir var olma hâliydi. Söylenen klamlar, susarak anlatılanlar, bazı cümlelerin hiç kurulamaması… Hepsi beni bugünkü sesime taşıyan dönemeçler oldu.

-Müziğe dair ilk hatıran babanızın söylediği dengbej klamlarıyla başlıyor. Çocuklukta duyulan o sesler, bugün kendi sesini kurarken sana hâlâ eşlik ediyor mu?

O sesler bugün hâlâ benimle yürüyor. Belki birebir melodik olarak değil ama taşıdığı duygu, anlatma biçimi ve kelimelerle kurduğu ilişki hâlâ sesimin içinde. Dengbejlikte ses, sadece şarkı söylemez; tanıklık eder. Ben de kendi sesimi kurarken, o tanıklık hâlinin bana eşlik ettiğini hissediyorum.

-Diyarbakır’da Aram Tigran Kent Konservatuvarı’nda aldığın eğitimin ardından Ma Müzik’te yoluna devam ettin. Buraların senin için birer okuldan öte anlamları var mıydı?

Bu mekânlar benim için sadece eğitim aldığım yerler değildi. Oralarda hafıza vardı, birlikte üretmenin ve birlikte susmanın dili vardı. Müzik, bireysel bir yetenekten çok kolektif bir hatırlama biçimi olarak orada anlam kazandı. Aynı dili konuşan ya da konuşmaya çalışan insanların bir araya geldiği alanlardı.

-Şarkılarını Kürtçenin Zazaki lehçesinde, ana dilinde söylüyorsun. Kendi dilinde şarkı söylemek senin için nasıl bir iç ses, nasıl bir karşı duruş?

Bu benim için önce bir iç ses. Çünkü insan en kırılgan yerlerini ana diliyle ifade edebiliyor. Aynı zamanda bir karşı duruş da: Yok sayılan, bastırılan bir dilde ısrar etmek. Ama bu ısrar yüksek sesli bir slogan değil; sakin, derin ve sabırlı bir duruş.

-“Bir şarkıyı söylemeden önce onun hikâyesini bilmek zorundayım” diyorsun. Bir hikâyeye ses verirken, önce kendinle mi yoksa dinleyiciyle mi bağ kuruyorsun?

Bağ kuramadığım, içimde bir yere dokunmayan bir şeyi seslendiremiyorum. Ama şuna inanıyorum: Kendiyle kurulan sahici bağ, dinleyiciye de mutlaka ulaşır. Çünkü hikâye doğru yerden okunursa yolunu bulur.

‘Sesi bastırılmış hikâyelere ses olmaya çalışıyorum’

-Dengbejlik, anlatının çok güçlü olduğu ama ağırlıklı erkeklerin sesiyle taşınmış bir gelenek. Bir kadın olarak bu alanın içinde durmak sende nasıl bir duygu bırakıyor?

Bir kadın olarak bu alanın içinde durmak bende hem bir sorumluluk hem de bir çekingenlik yaratıyor. Çünkü bu geleneğin dili, sesi ve hafızası çoğu zaman erkek deneyimi üzerinden kuruldu. Ama aynı zamanda bu alanda bir boşluk, bir eksiklik olduğunu da hissediyorum. Kadınların hikâyeleri hep vardı; sadece daha az duyuldu. Ben kendimi bu geleneğin karşısında değil, içinde; sesi bastırılmış hikâyelere ses olmaya çalışan biri olarak görüyorum.

-Doğduğun ve büyüdüğün coğrafya sesinde nasıl yaşıyor? O toprakların acısı, sevinci ya da suskunluğu şarkılarına nasıl yansıyor?

Doğduğum ve büyüdüğüm coğrafya sesimde yaşıyor. Acı ve sevinç yan yana duruyor bu topraklarda. Şarkılarımda bu duygular bilinçli olarak değil; kendiliğinden sızıyor. Çünkü bazı duygular anlatılmaz, ses olur.

-Bugün müzik hızla tüketiliyor; şarkılar çabuk dolaşıma girip çabuk unutuluyor. Bu hızın karşısında, hikâyesi olan şarkılar söylemeyi neden önemsiyorsun?

Ben bu hızın karşısında ince ince dokumayı, daha sabırlı olmayı ve tüketimdense üretime sebebiyet veren bir yerde durmayı önemsiyorum. Ayrıca bizi birbirimize daha fazla yakınlaştıran şeyler hikâyelerimiz; kimi benzer, kimi ise kendimizi yeniden tanımamıza sebebiyet verecek güçte. Bu hikâyeler dinleyiciyle buluştuğunda ikinci bir hikâye oluşturuyor: “Şu an bu mekânda bu şarkıyı dinliyorum ama hiç olmadığım kadar derinlerde hissediyorum…”

-Genç bir müzisyen olarak geleneksel Kürt müziği ve dengbejliğin izinden yürümeyi seçtin. Bu yol senin için bir tercih mi, yoksa kaçınılmaz bir yönelim mi?

Bu benim için bilinçli bir tercih ama aynı zamanda kaçınılmaz bir yönelim. Çünkü başka bir yerden konuşmam mümkün değildi. Koca bir tarihi günümüze kadar getiren bu müzikle büyüdüm; şimdi de onunla kendimi anlatıyorum ve kendimi anlıyorum.

‘Onların açtığı yoldan yürümeye çalışıyorum’

-Ayşe Şan, Meryem Han gibi kadın sanatçılar hâlâ bir hafızayı ayakta tutuyor. Onlara baktığında kendini bu kadınlar zincirinin neresinde görüyorsun?

Onlara baktığımda kendimi zincirin bir halkası olarak görüyorum. Ne başında ne sonunda. Onların açtığı yoldan yürüyen; o kadar baskıya rağmen boyun eğmeyip “biz kadınlar müziğin, dengbejliğin bir parçası değil, ta kendisiyiz” felsefesini yaratan, sesiyle ve varlığıyla beni büyüleyen Kürt kadınlarının yüreğiyle bu mücadeleyi sürdürmeye çalışıyorum.

-Yakın dönemde üzerinde çalıştığın yeni şarkılar ya da müzikal projelere dair neler söylersin?

Şu sıralar daha çok hikâye toplamaya, dinlemeye ve sindirmeye odaklandığım bir dönemdeyim. Acele etmiyorum. Çünkü bazı şarkılar zamana ihtiyaç duyuyor.

Aynı zamanda 2026 yılında bir opera projesinde Kurmancî/Zazakî şarkılarla barok müzik ve elektronik müziği harmanladığımız bir çalışmaya başlamak üzereyiz. Bu kültürlerarası geçiş beni heyecanlandırıyor ve yaptığım çalışmalara daha fazla motive ediyor.

Ve yakın zamanda da ağırlıklı olarak kadınların ağzından yazılmış şarkıları derleyip bir albüm projesine dönüştürme fikrimi gerçekleştireceğim.

Bugün bulunduğun yerden geriye değil, ileriye baktığında; sesinle geleceğe nasıl bir iz bırakmak istiyorsun?

Geçmişi her zaman önüme alırım ki adımlarım daha köklü olsun. “Sesin yaşından 500 yıl daha büyük” diyen Simon amcamı anımsadım burada. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde nice izler bırakıyoruz bu dünyaya. Bulunduğum noktada bir hafızayı koruyabilmek ve onu kendi kalbime değdirip sizlere armağan etmek benim için bırakmak istediğim iz.