Suriye’de Aleviler ve birleşik mücadele ihtiyacı

YUSUF ERTAŞ

Suriye’de etnik ve dinsel kimlikler etrafında yürütülen tartışmaların yeniden sertleştiği güncel tabloda, Alevilere yönelik yaklaşım ve algının değerlendirilmesi, bu topluluğu diğerlerinden yalıtılmış olarak değil, ülkenin tarihsel olarak parçalanmış toplumsal yapısı ve bugün bu yapıyı tekçi, otoriter bir düzen altında yeniden şekillendirmeye çalışan siyasal zihniyetle birlikte ele almakla mümkündür. Aleviler gibi Dürziler, Hristiyanlar, Ermeniler, Êzidîler, Süryaniler, Asuriler ve Kürtler de dışlanmakta ve saldırılara maruz kalmakta; farklı dönemlerde farklı gerekçelerle hedef alınan bu topluluklar, Suriye’de kimlik temelli şiddetin sürekliliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Fransız mandası döneminde ‘böl ve yönet’ stratejisiyle kurumsallaştırılan ayrışmalar, bugün kendinden olmayanlara yaşam hakkı tanımayan HTŞ çizgisinde yeni biçimler altında yeniden üretilmektedir.

Bu genel tablo içinde Aleviler, Suriye’de kimlik temelli dışlanmanın ve şiddetin en çarpıcı ve süreklilik gösteren örneklerinden biridir. Farklı dönemlerde farklı siyasal gerekçelerle hedef hâline getirilen Aleviler, kimi zaman rejimle özdeşleştirilerek, kimi zaman da ‘öteki’ ilan edilerek hem tarihsel hem güncel çatışmaların merkezine yerleştirilmiştir. Bu nedenle Alevi meselesi, yalnızca belirli bir dönemin güvenlik sorunlarıyla değil, Suriye’de iktidar, kimlik ve toplumsal eşitlik arasındaki yapısal gerilimlerle birlikte ele alınmayı zorunlu kılmaktadır.

Aleviler, Suriye’de başta Lazkiye ve Tartus illerini kapsayan sahil kuşağında yoğunlaşmakla birlikte, tarihsel olarak yalnızca bu bölgeyle sınırlı değildir. Humus ve Hama kırsalı, Halep’in bazı mahalleleri, Şam çevresi ile kırsal kesimlerde de Alevi nüfusun yaşadığı yerleşim alanları bulunmaktadır. Sahil bölgesi, Osmanlı döneminden itibaren Alevi topluluklarının görece yoğunlaştığı bir alan olsa da bu bölgelerde Sünni Araplar başta olmak üzere Hristiyanlar ve diğer toplumsal gruplar da vardır. Buna Türkiye’nin Hatay, Adana ve Mersin illerinde de Arap Alevilerinin yaşadığını ekleyelim.

Suriye Alevileri, tarih boyunca birçok katliama maruz kaldı. Emevîler döneminde Hz. Ali taraftarlığı ve muhalif kimlikleri nedeniyle ağır baskılara, Abbasiler döneminde ise “zındıklık” ve “sapkınlık” suçlamalarıyla askerî seferler ve toplu cezalandırmalara uğradılar. Memlükler döneminde, İbn Teymiyye’nin Nusayrileri “Müslümanların en büyük düşmanı” ve “Haçlılardan daha tehlikeli” olarak niteleyen fetvaları, topluluğa yönelik geniş çaplı askerî kıyımların dinî ve hukuki meşruiyet zeminini oluşturdu. Osmanlı hâkimiyeti sırasında ise özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda Suriye sahil bölgesinde yaşayan Alevi topluluklar, ağır vergilendirme, zorla iskân, idam ve sürgün uygulamalarıyla sistematik bir baskı rejimine tabi tutuldu. Bu tarihsel baskılar ve güvenlik kaygıları, Alevilerin önemli bir bölümünün dağlık ve ulaşılması güç bölgelerde yoğunlaşmasına neden olmuş; söz konusu coğrafi yerleşim biçimi de onların ‘cebelî’ (dağlı) olarak anılmalarını beraberinde getirmişti.

Fransız manda yönetimi ve parçalı devlet yapısı

Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap toprakları, 1916’da İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması temelinde emperyalist güçler arasında paylaşıldı. Bu gizli anlaşma doğrultusunda Suriye, savaş sonrasında fiilen Fransa’nın hâkimiyet alanına girdi ve 1920’den itibaren Fransız manda yönetimi altına alındı. Fransa manda yönetimi döneminde (1920–1946) Suriye, merkezi ve bütüncül bir devlet yapısı kurmasını engellemek amacıyla mezhepsel, etnik ve bölgesel temelde parçalı bir yönetsel yapıya bölündü. 1920’de Fransız Yüksek Komiserliği tarafından Büyük Lübnan Devleti kuruldu ve bu bölge Suriye’den koparıldı. Yine aynı yıl Şam Devleti ve Halep Devleti oluşturuldu, 1922’de bu iki yapı gevşek bir federasyon altında birleştirildi. Aynı dönemde Lazkiye merkezli Alevi Devleti ile güneyde Dürzî nüfus temelinde örgütlenen Cebel Dürzi Devleti kurulmuş; İskenderun Sancağı’na ise özel bir statü tanınarak Suriye’nin toprak bütünlüğü fiilen parçalanmıştı. Bu siyaset, yalnızca kısa vadeli bir sömürge yönetim tekniği değil; toplumsal farklılıkları kurumsallaştıran, mezhepsel ve bölgesel aidiyetleri siyasal rekabetin temel unsurları hâline getiren yapısal bir mühendislik projesi olarak uygulandı. Ancak bu girişim, Suriye toplumunda rıza üretmedi; aksine Aleviler, Dürziler ve Sünniler başta olmak üzere farklı toplumsal kesimler Fransız emperyalizmine karşı ortak bir direniş hattı geliştirdi. Lazkiye bölgesinde Alevi önder Salih el-Ali, güneyde Cebel Dürzi’de Sultan el-Atraş ve kuzeyde Halep havzasında Sünni lider İbrahim Hananu öncülüğünde yürütülen isyanlar, Fransızların mezhepsel ve bölgesel parçalama politikasına karşı ulusal bir karşı çıkışın ifadesi oldu. Buna rağmen Fransız yönetimi, yerel toplulukları birbirine karşı dengeleme, Arap milliyetçiliğini zayıflatma ve merkezi bir Suriye devletinin oluşumunu geciktirme hedefiyle hareket etmiş; bu siyaset, bağımsızlık sonrasında da terk edilmemişti. Aksine, sonraki yönetimler bu bölünmüşlük mirasını demokratik ve kapsayıcı bir siyasal düzen inşa etmek yerine, iktidarı tahkim etmenin ve toplumu kontrol altında tutmanın bir aracı olarak kullandı.

Suriye’de demografik yapı

Suriye’nin toplumsal yapısı, farklı mezhep ve etnik kimliklerin bir arada yaşadığı karmaşık bir demografik dengeye dayanmaktadır. Sünnilerin yüzde 64 ile ülkede en kalabalık nüfus oranına sahip olduğu, Alevilerin ise Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 12’sini oluşturduğu ifade ediliyor. Hem Kürtler hem de Hıristiyanlar yüzde 10 civarı, Dürziler ve Türkmenlerin nüfus oranları ise yaklaşık yüzde 3 olarak hesaplanmaktadır.

Bu verilere göre Suriye’deki Alevi nüfusunun yaklaşık iki buçuk milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Yaşam düzeyleri, diğer mezhep mensuplarından pek farklı değildir. Hatta  daha yoksul standartlara sahip oldukları söylenebilir. Zira baba Esad da oğul Esad da Alevi yoğun bölgelere kayda değer yatırımlar yapmadı.

Suriye’de Aleviler dahil bazı azınlık topluluklarının tarihsel olarak, tarıma elverişsiz, daha çok dağlık ve kırsal bölgelerde yaşamaları, bu kesimleri alternatif geçim kaynakları aramaya yöneltmiş oldu. Bu bağlamda eğitim, söz konusu topluluklar açısından önemli bir toplumsal yükselme aracı olarak öne çıktı. Eğitimle elde edilen mesleki imkânlar, özellikle ordu ve devlet bürokrasisi içinde kariyer yapmayı mümkün kılabildi. Zamanla bu durum, azınlık mensuplarının askerî ve kamu kurumlarında temsil oranını arttırdı.

Buna karşılık, ülkenin doğu ve kuzey kesimlerinde yer alan ve tarıma daha elverişli bölgelerde Sünni nüfus ağırlıktadır. Bu bölgelerde tarım ve ticaret başlıca geçim kaynakları oldu. Dolayısıyla yerel toplumsal yapı içinde özel sektör faaliyetleri, ziraat ve ticaret daha yoğun ve belirgindir. Bu durum, bazı Sünni kesimlerin devlet memuriyeti ve askerlik gibi meslek alanlarına görece daha az yönelmesi sonucunu doğurdu. Bununla birlikte, Esad’lar dönemi hükümetlerde bakanlıkların önemli bir bölümü Sünni siyasetçi ve teknokratlara verilmiş, böylece rejimin dar bir mezhepsel yapıya dayandığı algısından kaçınılmıştı. Kürtler ise siyasal temsil ve yurttaşlık hakları bakımından diğer toplumsal gruplara kıyasla daha sistematik bir dışlanmaya maruz kaldı. Kürt kimliği uzun süre resmî olarak tanınmadı. Dil ve siyasal örgütlenme alanları kısıtlanmış olup Kürt nüfusun önemli bir bölümü fiilen resmî yurttaşlık çerçevesinin dışına itildi. Özellikle 1962’deki Haseke Nüfus Sayımı sonrasında on binlerce Kürdün “yabancılar” ve “kimliksizler” statüsüne alınarak vatandaşlık haklarından mahrum bırakılması, bu dışlayıcı politikanın en somut ve kalıcı örneklerinden biridir.

Hafız Esad ve ardından Beşar Esad döneminde, özellikle ordu ve istihbarat aygıtının kritik kademelerinde Alevi kökenli kadroların ağırlık kazanmış olması, rejimin mezhepsel bir ideolojiye dayanmasından ziyade, darbe geleneği ve sadakat esaslı güvenlik mimarisinin bir sonucudur. Baas iktidarı sonrasında şekillenen ve Hafız Esad döneminde kurumsallaştırılan “Muhaberat” ağı aracılığıyla rejim, toplumsal ve siyasal alan üzerinde kapsamlı bir denetim mekanizması tesis etmişti. 2011 sonrası patlak veren savaşta ise rejim, “Sünniler iktidarı alıp sizi ezecekler” söylemiyle özellikle kıyı bölgelerindeki Alevi topluluklar başta olmak üzere kendi tabanını konsolide etmeye yöneldi. Bu süreçte Şebbiha olarak bilinen gayriresmî milis ağları daha sistematik bir paramiliter yapıya dönüştürüldü.

Esad rejiminin niteliği ve Alevilerle ilişkisi

1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye, askeri darbeler dönemine girdi. Öyle ki sadece 1949 yılında peş peşe üç askeri darbe yaşandı. Arap Sosyalist Baas Partisi’nin 1960’lı yıllarda Suriye’de yükselişi, yalnızca bu askerî darbeler zinciriyle değil, aynı zamanda belirli toplumsal kesimlerle kurduğu ilişki üzerinden şekillendi. Partinin toprak reformu ve millileştirme hamleleri, kırsal bölgelerdeki topraksız köylülerin ve tarihsel olarak siyasal ve ekonomik merkezden dışlanmış azınlık topluluklarının çıkarlarıyla örtüşüyordu. Fransız işgali döneminde Halep ve Şam merkezli şehir burjuvazisi ile geniş tarım arazilerini mülkiyetine geçirmiş büyük toprak sahipleri, manda idaresinin içerideki başlıca dayanaklarını oluşturuyordu. Baas Partisi’nin “Birlik, Özgürlük, Sosyalizm” şiarı çerçevesinde savunduğu kamulaştırma ve toprak reformu politikaları, bu geleneksel güç odaklarının direnciyle karşılaştı.

1963’te iktidara gelen Baas yönetimi, özellikle 1960’ların ikinci yarısında devletçi ve toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen politikalar uyguladı. 1964 yılında yabancılara ait petrol şirketi ve önemli imalat ve ticaret kuruluşlarının çoğu kamulaştırıldı. Baas iktidarının ilk döneminde kamulaştırmalarla kamu sektörü Suriye sanayisinde öncü rol oynamaya başladı. Söz konusu dönemde Baas Partisi, azınlık toplulukları içinde ve kırsal kesimde geniş bir toplumsal taban oluşturdu. Ancak aynı zamanda şehir burjuvazisinin ve büyük toprak sahiplerinin muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Bu süreç, 1970 yılında Hafız Esad’ın “Düzeltme Hareketi” olarak adlandırılan askeri müdahalesiyle iktidar üzerindeki denetimini kesin biçimde kurmasına kadar devam etti.

1970 sonrasında Hafız Esad, ekonomi politikalarında görece daha pragmatik bir yönelime giderek özel sektöre alan açan, ticaret burjuvazisiyle ve geleneksel sermaye çevreleriyle uzlaşmayı hedefleyen adımlar attı. Böylece rejim, başlangıçtaki gelir ve mülkiyet dağılımını değiştirmeyi amaçlayan radikal çizgiden uzaklaşarak devlet aygıtını kontrol eden askerî-güvenlik elitleri, yeni palazlanan sermaye çevreleri ve geleneksel ekonomik aktörler arasında daha geniş bir iktidar koalisyonu inşa etmeye yöneldi.

Bu çerçevede Esad rejimi, mezhepçiliği kurucu bir ideoloji olarak benimseyen bir yapıdan ziyade, iktidarını tahkim etmek amacıyla mezhepsel kimlikleri araçsallaştıran otoriter bir yönetim biçimi olarak şekillendi. Alevilerin rejim içindeki konumu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde on ikisini oluşturan bir azınlık grubunun yalnızca mezhep dayanışmasına dayanarak ülkeyi uzun süre yönetmiş olduğu yönündeki tespit gerçeklikle uyuşmamaktadır. Esad yönetiminde Sünni Müslümanlar da kilit görevlerde yer almıştır. Nitekim 24 Aralık 1972’de kurulan Baas hükümetinde, Genelkurmay Başkanlığı’na, Savunma Bakanlığı’na ve Dışişleri Bakanlığı’na Sünni kökenlilerin atanması bunun göstergesidir. Esad’ın bu tutumunda, iktidarına yönelik “mezhepçilik” suçlamalarını sınırlama ve yönetimin toplumsal meşruiyetini genişletme isteğinin rol oynadığı düşünülebilir. Dolayısıyla sadakat eksenli mezhepsel yakınlık, Esad iktidarının yapılanmasında etkili unsurlardan biri olmakla birlikte, tek ve belirleyici faktör değildir.

Esad, 1970’ler boyunca Baas Partisi’nin toplumsal tabanını genişletmek ve bilhassa Şam’da belirginleşen yalnızlaşmayı kırmak amacıyla siyasal alanda sınırlı kalmakla birlikte ekonomik alanda “İftitah” olarak adlandırılan açılım programını başlattı. Bu politika, Sünni toplumsal kesimlerin rejim karşıtı bir blok hâline gelmesini engellemeyi ve kentli çevreleri ekonomik araçlar üzerinden sistem içine eklemlemeyi hedefliyordu. Bu süreçte zenginleşen Alevi subaylar ve aileleri, başta Şamlı Sünniler ve Hristiyanlar olmak üzere kentli burjuvaziyle bir tür çıkar koalisyonu oluşturdu. Böylece rejim, mezhepsel homojenliğe dayalı bir yapıdan ziyade; askerî-güvenlik aygıtı, yeni zenginleşen çevreler ve geleneksel ticaret burjuvazisi arasında kurulan çok katmanlı bir ittifak sistemi üzerinden kurumsallaştı.

1982 Hama olayları ve tarihsel-siyasal bağlam

1982 Hama Katliamı, Suriye Baas rejiminin muhalefete karşı uyguladığı en sert ve simgesel şiddet örneklerinden biridir. Hafız Esad yönetimi, 1979-1982 yılları arasında Müslüman Kardeşler öncülüğünde gelişen ve silahlı nitelik taşıyan kalkışmanın Hama’da yoğunlaşması nedeniyle, Şubat 1982’de kente kapsamlı bir askerî müdahalede bulundu.

Bu dönem, 5 Haziran 1967’de başlayan ve yalnızca altı gün içinde İsrail’in Mısır’dan Sina Yarımadası ve Gazze’yi, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Suriye’den ise Golan Tepeleri’ni işgal etmesiyle sonuçlanan ağır yenilginin ardından şekillenmişti. Söz konusu yenilgi, Arap dünyasında derin bir psikolojik, siyasî ve askerî travma yaratmış; rejimlerin meşruiyetini sarsarak toplumsal düzeyde öfke, hayal kırıklığı ve ideolojik arayışları derinleştirmişti. Bu atmosfer, İslamcı hareketlerin güç kazanmasına ve rejim karşıtı mobilizasyonun artmasına da zemin hazırlamıştı.

1970’lerin ortalarından itibaren Suriye’de Müslüman Kardeşler ile Baas rejimi arasındaki gerilim giderek silahlı bir çatışmaya dönüştü. 1973 Anayasası’nda Suriye’nin açık biçimde “İslam devleti” olarak tanımlanmamış olmasını gerekçe yapan Müslüman Kardeşler, Esad yönetimine karşı silahlı mücadele çağrıları yapmaya başladı. Ayrıca Baas rejiminin özellikle güvenlik ve askerî bürokraside Alevi kadrolarla özdeşleştirilmesi, muhalefet söyleminde mezhepsel bir çerçevenin güçlenmesine yol açtı. Bu süreçte rejim yetkililerine, Baas kadrolarına ve güvenlik mensuplarına yönelik suikastlar ve saldırılar arttı. Buna karşılık devlet de kapsamlı tutuklamalar ve sert güvenlik operasyonlarıyla yanıt verdi. Karşılıklı şiddet sarmalı, ülke genelinde istikrarsızlığı derinleştirdi.

Esad rejimi ile Müslüman Kardeşler arasındaki gerilimi geri dönülmez bir mezhepsel kırılmaya sürükleyen kritik eşik ise 16 Haziran 1979’da Müslüman Kardeşler tarafından Halep Topçu Okulu’na düzenlenen saldırı oldu. Saldırıda yaklaşık 80 Alevi kökenli askeri öğrencinin katledilmesi, mezhep temelli şiddetin açık biçimde görünür hâle gelmesine yol açmıştı. Bu olay, rejimin çok daha kapsamlı ve sert bir bastırma sürecine yönelmesine neden oldu. Ülke genelinde operasyonlar yoğunlaştı, çatışmalar tırmandı. 1982 Hama olaylarına uzanan kanlı iç çatışma süreci böyle belirginleşti.

1979-1982 arasında Hama, Müslüman Kardeşler’in en güçlü olduğu merkezlerden biriydi. 2 Şubat 1982’de şehirde başlayan ayaklanma kısa sürede geniş çaplı bir silahlı çatışmaya dönüşüp 28 Şubat’a kadar sürdü. Rejim güçleri kente ağır silahlarla müdahale etti, binlerce sivil hayatını kaybetti ve şehir büyük ölçüde tahrip edildi.

Hama katliamı sonraki yıllarda tarihsel ve siyasal bağlamından koparılarak bir “Sünni katliamı” şeklinde sunulmaya çalışılsa da yaşananlar esasen 1970’ler boyunca tırmanan Baas rejimi-Müslüman Kardeşler çatışmasının, karşılıklı radikalleşmenin ve mezhepsel gerilimin ulaştığı en yıkıcı aşamayı temsil ediyordu.

2011 sonrası savaş ve mezhepçi anlatının inşası

2011’den itibaren 13 yıl süren Suriye savaşı, özünde mezhepçi bir savaş değildir; Esad rejimi ile bölgesel ve küresel güç odaklarının her bakımdan desteklediği silahlı cihatçı gruplar arasında yürüyen çok katmanlı bir çatışmadır. Esad yönetiminin temel motivasyonu Alevi toplumunu korumaktan ziyade, devlet aygıtı ve iktidar yapısını muhafaza etmekti. 2011 sonrasında başta ABD olmak üzere Batılı güçler ile Türkiye ve Körfez ülkeleri, rejim karşıtı silahlı grupları siyasi, mali ve askerî olarak desteklemiş ve dünyanın farklı bölgelerinden binlerce cihatçı savaşçı Suriye’ye akın etmişti. Buna karşılık Esad yönetimi, İran ve Hizbullah’ın yer aldığı Direniş Ekseni tarafından desteklendi. Rusya ise rejimin askerî ve siyasal olarak çözülme noktasına geldiği kritik bir eşikte, 2015 yılında fiilen savaşa dâhil oldu ve sahadaki dengeleri değiştirdi. Böylece Suriye’deki çatışma, yerel taleplerle başlayan bir krizden bölgesel ve küresel aktörlerin karşı karşıya geldiği, keskin saflaşmaların yaşandığı kapsamlı bir vekâlet savaşına dönüştü.

Esad rejiminin baskı ve şiddeti belirli bir mezhebe değil, rejime muhalif olan herkese yönelmişti. Bu bağlamda Aleviler de Esad’lar döneminde ağır bedeller ödedi. Rejim karşıtı tutum alan ilerici, devrimci ve sosyalist Aleviler tutuklandı, işkenceden geçirildi, uzun yıllar hapishanelerde tutuldu ve kimi durumlarda idam edildi ya da cezaevlerinde hayatını kaybetti. Bu açıdan Alevilerin maruz kaldığı baskı, rejime muhalif olan Sünnilerden, Kürtlerden, solculardan ya da diğer toplumsal kesimlerden niteliksel olarak farklı değildi.

Dolayısıyla “Alevilerin iktidara hâkim olduğu” iddiası, gerçeklikle örtüşmeyen indirgemeci bir genellemedir. Aleviler devlet kurumlarında ve özellikle güvenlik bürokrasisinde belirli bir yoğunlukta yer almakla birlikte, bu durum kolektif bir mezhepsel iktidar anlamına gelmiyordu. Nitekim Hafız Esad, Müslüman Kardeşler’in silahlı kalkışmasının ardından kamusal alanda İslamî söylemi daha görünür kılmış, kendisini Sünni çoğunlukla çatışan mezhepsel bir lider profili yerine İslamî referanslara sahip bir devlet başkanı olarak konumlandırmıştı. Eğitim sistemi de hiçbir zaman Alevi bir doktrine dayandırılmamış; müfredat, Sünni İslam’ın genel çerçevesi ve Arap milliyetçiliği ekseninde sürdürülmüştü. Rejimle özdeşleşmeyen veya muhalif tutum alan Aleviler de diğer muhalif kesimler gibi devletin baskı aygıtlarının hedefi oldu. Bu yönüyle Esad rejimi, mezhepsel bir teokrasiden ziyade, siyasal sadakat ve güvenlik merkezli işleyen otoriter bir iktidardı.

Aleviler neden ve nasıl korumasız kaldı?

Bu kritik soruyu, basit bir silahlanma tercihi üzerinden değil; Alevi toplumunun devlet ve ordu mekanizmalarıyla olan organik bağının koptuğu o büyük “bozgun” anı üzerinden okumak gerekir. Zira Alevilerin durumunu yalnızca HTŞ’nin iktidarı devralmasıyla açıklamak eksik kalacaktır.

Alevi toplumunun uzun yıllar boyunca ordu ve kamu bürokrasisinde görece yoğun biçimde yer alması, çoğu zaman siyasal ayrıcalık ya da bilinçli bir iktidar tercihi gibi sunuldu. Oysa bu yönelimin arkasında tarihsel ve sosyo-ekonomik zorunluluklar vardı. Yukarıda da belirttik; sınıfsal yükselmenin ve geçim güvencesinin neredeyse tek kanalı ordu ve devlet kurumlarında yer almaktı. Bu yönelim, Aleviler açısından ideolojik bir tercihten ziyade, dışlanmışlık koşulları içinde hayatta kalmanın ve toplumsal tutunmanın yoluydu.

Yıllarca Esad rejimini hayatta kalmanın yegâne güvencesi olarak görmeye zorlanan Alevi toplumu, bunun ağır bedelini, devlet kurumlarının ve ordunun çöküşüyle birlikte ödedi. Ağırlıklı olarak istihdam edildikleri ordu ve kamu bürokrasisinin ortadan kalkması, Alevileri sadece silahsız bırakmadı; aynı zamanda tüm ekonomik ve sosyal yaşam dayanaklarından mahrum ederek tam bir yıkıma uğrattı.

HTŞ’nin temsil ettiği Selefi-cihatçı din anlayışı açısından Aleviler, yalnızca siyasi bir rakip değil; dinî olarak sapkın kabul edilen bir inanç topluluğu olarak kodlanır. Özellikle 2011 sonrası sahalarda yankılanan “Aleviler mezara, Hristiyanlar Beyrut’a” sloganıyla somutlaşan bu anlayış, Alevileri varlıkları dahi kabul edilemez şekilde hedef tahtasına koydu. Aleviler, bu dışlayıcı ve imhacı din anlayışı karşısında mutlak bir korunmasızlığa itildi. Dolayısıyla mesele sadece bir grubun silahlı olup olmaması değil; bir toplumun tüm varoluşunu üzerine inşa ettiği kurumsal yapıların çökmesiyle birlikte, kendisini inançsal olarak yok etmek isteyen bir zihniyetle baş başa kalmasıdır.

HTŞ, bir halk hareketi ya da toplumsal ayaklanma sonucunda değil, bölgesel ve küresel güçlerin mutabakatı ve sahadaki güç dengelerinin değişmesiyle iktidara taşındı. İsrail’in ağır saldırılarıyla İran ve Hizbullah’ın kendi önceliklerine yönelmek zorunda kaldığı bir konjonktürde; başta ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere süreci yönlendiren aktörler HTŞ’nin önünü açtı. Irak’ta ABD işgaline karşı El-Kaide bağlantılı cihatçı yapılarda yer almış, bu süreçte tutuklanarak yıllarca cezaevinde kalmış; Suriye savaşının başlamasıyla Nusra Cephesi’ni örgütlemiş ve ardından bu yapıyı Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) dönüştürmüş olan Muhammed el-Colani, bu koşullar altında Şam’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtuldu.

Lübnan’da Hizbullah’ın ağır kayıplar vermesi ve İsrail’le bir ateşkese zorlanması, HTŞ açısından sahaya çıkmak için elverişli bir moment yaratmıştı. HTŞ’nin ilerleyişi karşısında Suriye ordusu ciddi bir direniş göstermedi. Bu süreçte orduda yer alan birçok Sünni asker ya silahlarıyla birlikte HTŞ saflarına katıldı ya da birliklerini terk ederek sivil hayata döndü. Dürzi unsurlar silahlarıyla birlikte Süveyda bölgesine çekilirken, Kürtler ise zaten merkezi ordu yapısının parçası değildi.

Örgütsüz olmanın ve silahsız kalmanın bedeli

On üç yıl boyunca savaşın ve rejimin çöküşünün en ağır sonuçlarıyla yüz yüze kalan Alevi askerler ve siviller açısından ise tablo farklıydı. Ordunun yaşadığı çözülme, Alevi toplumunda da bir güvenlik boşluğu ve derin bir belirsizlik duygusu yarattı. HTŞ iktidarı devraldıktan sonra “uzlaşma merkezleri” kurarak, Suriye ordusunda görev yapmış askerlere silahlarını teslim etmeleri çağrısında bulundu. Çok sayıda Alevi asker, yaşanan bozgunun ardından canını kurtarma ve çatışma dışı kalma motivasyonuyla bu çağrılara yöneldi ve kısa sürede binlerce silah teslim edildi.

Suriye ordusunun yaşadığı çözülme, Alevi toplumu açısından yalnızca askerî bir yenilgi değildi; derin bir güvensizlik ve korunmasızlık duygusu da yarattı. Silahlarını elde tutmaktan ziyade çatışma dışı kalmayı ve hedef olmamayı önceleyen bir tutum gelişmişti. Rejimin tüm sorumluluğunun Alevilere yüklendiği bir atmosfer oluşuyordu. Devletin tamamı Alevilerin elindeymiş ve savaş boyunca işlenen suçlar Alevi toplumu tarafından gerçekleştirilmiş gibi bir algı üretildi. Bu algı yalnızca ülke içinde değil, bölgesel ve uluslararası düzeyde de yaygınlaştırıldı; başta Körfez ülkeleri ve Türkiye olmak üzere birçok devletin resmî söylemi ve egemen medya dili bu algının güçlenmesine katkı sundu. Bu koşullar altında silah taşımak, Aleviler açısından bir güvence değil, aksine daha büyük bir hedef hâline gelme riski olarak görülüyordu.

Alevilerin en büyük handikapları örgütsüz ve dağınık olmalarıydı. Bunun bedelini de ağır ödediler. 7-8 Mart Katliamı bunun en açık göstergesi oldu. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre 1400 kişi katledildi. Evler yıkıldı, işyerleri talan edildi. Saldırılar daha sonra da devam etti.

Çözüme dair…

2025 yılının ortalarından itibaren Alevi toplumu içinde toparlanma ve örgütlenme yönünde sınırlı ancak dikkat çekici adımlar atılmaya başlandı. Bu süreç, 8-12 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen beş günlük eve kapanma eylemi ile 28 Aralık 2025’te düzenlenen “barışçıl insan seli” gösterileri sayesinde görünürlük kazandı. Bu protestolarla birlikte talepler daha açık ve kolektif bir biçimde dile getirildi. Can güvenliğinin sağlanması, keyfi gözaltı ve tutuklamalara son verilmesi, eşit yurttaşlık, siyasal temsil ve adem-i merkeziyetçi bir yönetim talebi öne çıktı. Alevilerin talepleri, Suriye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Suriye, tek mezhepli, tek dinli ya da tek etnik yapılı değil, aksine çok dinli, çok mezhepli ve çok etnisitelidir. Yeni kurulacak siyasal düzenin de bu çoğulcu gerçekliği esas alması zorunludur. Eşit haklar temelinde tüm toplumsal bileşenleri kapsayan bir yönetim modeli olmaksızın, Suriye’de kalıcı bir istikrarın sağlanması mümkün görünmemektedir.

Suriye’de bugün gelinen aşama, birbirinden kopuk direnişlerin tek başına ne toplumsal güvenliği ne de kalıcı bir siyasal eşitliği garanti edebildiğini acı bir biçimde ortaya koymaktadır. HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Aleviler, büyük ölçüde savunmasız dağınık bir kitle olarak mezhepçi şiddetin doğrudan hedefi hâline geldi. Dürziler, Süveyda örneğinde görüldüğü üzere yerel savunma birimlerine sahip olmalarına rağmen saldırılara maruz kaldılar. En örgütlü yapı olan SDG çatısı altındaki Kürtler ise sahadaki kayda değer askerî güçlerine karşın, jeopolitik pazarlıklar ve sınır aşan operasyonlar sonucunda Halep’ten Fırat’ın doğusuna uzanan geniş bir hatta ağır bir varoluşsal kuşatma altına girdiler.

Asıl sorun, saldırıların hedefi olan toplumsal kesimlerin ortak bir irade ve birleşik bir demokratik siyasal program etrafında örgütlenememiş olmasıdır. Suriye’de farklı kimliklere, inançlara ve toplumsal yapılara sahip geniş halk kesimlerinin ortak talebi; eşit yurttaşlığa dayalı, tüm kimliklerin anayasal güvence altına alındığı demokratik bir Suriye’dir. Bugün bu kesimler arasında ortak bir mücadele hattı örülebilmiş değil. Her toplumsal yapı, demokrasi ve eşitlik talebini çoğu zaman tehdit doğrudan kendi varlığına yöneldiğinde yüksek sesle dile getirmektedir. Oysa Suriye’nin geleceği, yalnızca yerel savunma kapasitelerine değil; tüm halkların kaderini birbirine bağlayan, parçalı savunma anlayışını aşan kapsayıcı bir siyasal iradenin inşasına bağlıdır.

Buna karşın, HTŞ’nin temsil ettiği tekçi ve Selefi-cihadist zihniyetin, Suriye gibi çok dinli, çok mezhepli ve çok etnisiteli bir toplumda bu talepleri karşılayabilecek kapsayıcı bir siyasal ufuk sunması mümkün değildir. Nitekim Suriye iç savaşı boyunca kendi aralarında yoğun çatışmalar yaşayan ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen cihatçıları bünyesinde barındıran Selefi-cihadist grupların bugün HTŞ bünyesinde yer alması, örgütün kendi içinde dahi kalıcı bir bütünlük ve istikrar üretme kapasitesinden yoksun olduğunu ve yapısal bir çatışma potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. Kendi yapısı itibarıyla heterojen olan, ancak toplumu homojenleştirmeyi ve farklılıkları bastırmayı hedefleyen bu anlayış, doğası gereği yeni dışlanmaların, güvensizliklerin ve çatışma dinamiklerinin yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır.

Bu çerçevede Suriye’nin uzun vadeli istikrarı ve barışı, herhangi bir mezhebin ya da toplumsal grubun diğerleri üzerinde egemenlik kurduğu merkeziyetçi ve tekçi siyasal modellerle değil; Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Dürzi, Hristiyan ve diğer tüm toplumsal bileşenlerin eşit yurttaşlık temelinde anayasal güvenceye kavuştuğu, siyasal katılımın ve temel hakların herkes için teminat altına alındığı, karşılıklı güveni ve ortak yaşam iradesini esas alan adem-i merkeziyetçi ve demokratik bir siyasal yönetim modeliyle mümkün olabilir.