BURCU KARAKAŞ

Bugünlerde bir kez daha barış konuşuluyor. Yıllarca süren savaşın sona ereceğinden, silahların gömüleceğinden, eşit yurttaşlık talebinden, yani baharın gelişini karşılarken biz, memlekete de bahar geleceğinden konuşuluyor. “Bahar” ne hafif bir kelime. Ne kadar tatlı, ne kadar uçucu. Kulağa ne kadar da Evrim gibi geliyor.
Kürt coğrafyasının vicdanlı hafızası Evrim Alataş aramızdan ayrılalı (12 Nisan 2010) on beş sene oldu. Genç yaşında kaybettiğimiz Evrim’in bu günleri görmesini ne çok dilerdim.
Evrim denildiğinde ilk akla gelenin mizah olduğunu düşünüyorum. En sert meseleleri bile mizahi anlatımla aktarmak herkesin harcı değil. Kanayan bir yarayı, görmezden gelinen hikâyeyi, içinden çıkılması zor öfkeyi mizahla anlatma çabasındaydı. Ve fakat bu anlatıyı kurarken iğreti olmakla samimi olmak arasındaki ince çizgiyi hep gözetti. Evrim, bu dengeyi çok iyi bilen biriydi. Kendi dünyasını da aynı şekilde kurduğu için sahiciydi. Paçalarındaki yanıklara gülmeyi bildi. Mücadelesini öfkesinden devşirdiği mizahla verdi.
Evrim ile tanışma fırsatım olmadı. Severek takip ettiğim, çokça güldüğüm biriydi benim için. “Ne Olmuş Güldüysek” kitabını yazarken, onun yaşamla kurduğu sahici ilişkiye hayran kaldım. Aksu (Bora) ile çıktığımız yolculukta Evrim’i hatırlamak bize nasıl iyi geldiyse okura da iyi gelsin istedik. Bu iyilik halinin içinde her türlü duygu vardı. Bir güldük bir ağladık. Hem öfkelendik hem neşelendik. Bolca direniş ve hüzün vardı bu halin içinde. Yazılarını yazarken yüzüne takındığı müstehzi gülüşü görür gibi oldum her seferinde kalemim döndüğünce Evrim’i anlatmaya çalışırken.
3K: Kürt, Kızılbaş, Kadın…
“Bu dünyadan alelade biri olarak gitmeyeceğim” cümlesi, hayata karşı kararlılığını ve de inadını ne de güzel ortaya koyan bir ifade… İncelikli bir dille kaleme aldığı haber, roman ve öykülerde hayatı bu kadar ciddiye alıp onunla bu kadar dalga geçen bir insan olmasındaki şahaneliğe imrendim. Evrim, kendi deyişiyle, 3K’nın temsilcisiydi: “Kürt, Kızılbaş, Kadın.” Türkiye’de tek bir kimliği taşımak bile yeterince zorken, üçüne birden en şık haliyle göğüs gerdi.
Evrim, Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Gölpınar köyünde doğdu. Yeni doğan sarışın çocuğun ismi konusunda yaşanan tartışmalara son noktayı koyan doktoru oldu. Üç aylıkken hastalandı. Annesi doktora götürdü. Doktor bebeğin ismini sordu:

“Bizim evde çok kavga var doktor bey. Daha isim bulamadık.”
“Ne düşünüyorsunuz?”
“Deniz diyen oldu, Devrim diyen oldu…”
“Bana az önce bir bebek daha geldi. O erkekti. Onun ismini Devrim koydum. Bu çocuğun da ismi Evrim olsun.”
Bebeğin ismi böylece Evrim oldu. Sosyalist bir aile ve köy ortamında yetişen sosyal bir çocuktu. Çocuk yaşında “sınıfın en politik kızı” olmakla övünürdü. Solculuğuyla bilinen Gölpınar köyü 12 Eylül askeri darbesi sonra ıssızlaştı. İstanbul’a göç etti Alataş ailesi. Ancak iyiden iyiye büyüyen çocuk sonrasında yaşamak için Diyarbakır’ı seçti.
‘Sihrini toprağa gömen eşkiya’
Diyarbakır’a aşk ile bağlıydı. Bir şehri yerel seçimlerden sonra çöp kutularına sarılacak kadar sevmek! “Qirix” kültürü ile eğleniyordu. Sokaktaki yalınayak çocuklardan dikiz aynasından göz süzen dolmuş şoförlerine, yollarının kesiştiği insanlardan türlü hikâyeler çıkarıyordu. Bir gazeteci ve yazar olarak Evrim için Diyarbakır, her anı anlatılmayı bekleyen hikâyelerle doluydu. “Başka yerde yaşayamam” dediği şehirdi Diyarbakır onun için. Onu tanıyan herkesi yasa boğan zamansız kaybının ardından ismini Diyarbakır’da bir caddeye verdiler. “Evrim Alataş Caddesi”ni görse hem çok gururlanır hem sonsuz mutlu olur hem de iyiden iyiye dalgasını geçmeyi bilirdi!
Kürttü, Aleviydi, sosyalistti. Gazeteciydi, yazardı. İlk gazetecilik deneyimi, ağabeyi Hüseyin Alataş’ın çıkardığı “Newroz” dergisiydi. Yazarak varolanlardandı. Deniz’i, Mahir’i, Yusuf’u yazdı. “Kara kafalı” çocukları yazdı. Kürt coğrafyasının dertlerini yazdı. Evrim’in yıllar önce yazdığı bir yazının bugün halen güncelliğini koruması sadece tarihin tekerrür etmesinden ötürü değil elbette. Yazılarındaki isyan sadece Kürtleri değil, Filistinlileri, Ezidileri, Suriyelileri, Afganları da anlattı: “Sihrini toprağa gömen eşkiya, elbet kırık kafalı kara gözlü çocuklar büyüyecek, ay ışığında kayıp bir eşkiyanın sihrini arayacaktır…”

Daha bahar gelecek…
Evrim, dünyanın başka türlü olabileceği inancıyla yaşadı. Bu inancı paylaşmanın dayanışmayı artıracağına gönülden inandı. En zor anda bile insan kalabilmenin yolunun mizahtan geçtiğini hissedecek kadar bilgeydi. Her ne kadar sırtını mizaha yaslasa da bu toprakların derdi onu da yordu. Genç yaşta aramızdan ayrılmasının nedeni belki biraz da buydu.
Çocuk yaşta edindiği “zor durumları ustalıkla idare etme” becerisini, yaşamın her alanında kullanmasını bildi. Herhangi bir problem yaşadığında sıkıntıları önemsizleştirerek, “Büyütmeye gerek yok” dedi ve yoluna devam etti. Daha yapacağı çok iş vardı. Daha bahar gelecek, Dersim’e gidecek ve Munzur’da serinleyecekti. Hastalığı onu kimi zaman zorladı ama en zor zamanlarında bile neşesini yitirmedi. Ciddi olması gerektiği konusunda “uyarı” aldığı ortamda bile cevap verdiği gibiydi Evrim:
“Ne olmuş güldüysek?”
