Rojava’dan ‘Süreç’e: Sosyalistler ne diyor?

Moderatör: Barış Avşar

Suriye’de iç savaşın fitili Mart 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen gösteriler sonrasında ateşlendi. IŞİD tehlikesinin büyüdüğü günlerde, kuzeydeki halkların Kürtlerin önderliğinde bir ‘savunma refleksi’ olarak başlayan direnişinin sonucunda 2015’ten itibaren Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ortaya çıktı. Dünya kamuoyunda oldukça ilgi gören SDG ve Rojava özerk yönetiminin de önemli bir yer tuttuğu Suriye denkleminde Aralık 2024’ten itibaren yeni bir sayfa açıldı. Batılı emperyalist güçlerin ve Türkiye’nin büyük desteğiyle Şam yönetimi Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) kuvvetlerince ele geçirildi. Cihatçı Colani kravatlandı ve Suriye’nin cumhurbaşkanı olarak vitrine çıkarıldı.

Yeni iktidarın yeni bir rejim kurma iddiası ile küresel ve bölgesel güçlerin de desteğini alması, “IŞİD karşıtı koalisyon”a katılması gibi gelişmeler, 2026’ya doğru gelinen günlerde değişen/değişecek durumun işaretleri oldu. Nitekim yeni yılın ilk günlerinde Halep’te hafif silahlarla donatılmış durumda ve sınırlı insan gücüne sahip asayiş kuvvetlerine yönelik -yine dünyada tepki çeken infaz görüntülerinin de ortaya çıktığı- operasyonlarla başlayan HTŞ harekatını SDG’de yer alan Kürtlerin dışındaki güçlerin ayrılışları, Kürt güçlerin de Kürt bölgelerine çekildiği bir tablonun ortaya çıkışı takip etti. 6 Ocak 2026’da başlayıp 29-30 Ocak’a kadar süren bu son gelişmeler SDG’nin etkinlik alanını büyük ölçüde daralttı.

Elbette Suriye gündeminin farklı aşamalarında olduğu gibi bu son gelişmeler de iç siyasetin önemli bir konu başlığına dönüştü. İktidar, bu yeni durumu uzun vadede ‘Kürtlerin bölgesel hamisi’ olma fırsatına çevirmeye çalışırken; ‘laiklik hassasiyeti’, ‘bölgedeki cihatçı yayılmaya tepki’ gibi başlıklar altında tarif edilebilecek muhalefet tarafındaki bazı siyaset/medya temsilcilerinin de hızla resmi söylemin peşinde hizalandığı görüldü. Kürt güçlerin, ABD/Batı cephesinin Suriye’deki ‘HTŞ tercihi’ ile yaşadığı sarsılma ve gerileme, elbette sosyalist/sol güçler için de önemli bir tartışma konusu oldu. Bu tartışmaları, çıkarılan ve çıkarılması gereken sonuçları, meselenin bundan sonra nasıl ele alınması gerektiğini, sosyalist siyaset açısından ele alacağız. Bu gelişmelerin, devlet ile Öcalan’ın inisiyatifindeki Kürt siyaseti arasında süren ve adı muhtelif ‘Süreç’e dair bağlamları da var elbette. Değerlendirmeleriyle birlikte geleceğe dair öngörü ve önerilerini EMEP, SOL Parti ve TİP temsilcileriyle konuştuk…

Şöyle başlayalım: ABD’nin, AB’nin, İsrail’in onayı ve Türkiye’nin askerî-lojistik desteğiyle bir cihadist alan genişletme anlamına da gelen bu saldırının, Türkiye’nin laik-seküler çevrelerinde büyük ölçüde destek bulması ya da en azından oldukça ‘sakin’ karşılanması nasıl değerlendirilmeli? Cumhuriyetçi denilebilecek kesimlerin ‘Cumhuriyet değerleri’nin bu kadar kırılgan olmasından sosyalistler nasıl sonuçlar çıkarmalı? Türkiye siyasetindeki saflaşmalar, bütün bir siyasetin üzerine kurulduğu söylemler, Suriye sahası ve Kürtler söz konusu olduğunda nasıl birdenbire ortadan kalktı?

İsmet Akça: Türkiye’de halkın çok farklı kesimleri dış politikayı da iç politika prizmasından görüyor. Çünkü Türkiye’de siyaset, asgari bir parlamenter demokrasinin politik rekabeti çerçevesinde işlemiyor. Bir rejim ve devlet inşası çerçevesinde süren sert bir çatışma var siyasal alanda. Bu, sosyopolitik alandaki kutuplaşmayı çok derinleştirmiş durumda. Bir sebebi bu. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikada dâhil olduğu her mesele üç aşağı beş yukarı bu prizmadan geçerek şekilleniyor.

İkincisi, Türk toplumu yakın bölgesine, özellikle Ortadoğu’ya dair bilgi sahibi, bilgi üreten bir toplum da değil. Bu da yeni bir mevzu değil. Çok uzun yıllara uzanan bir mevzu. Dolayısıyla anlamaya dayalı reaksiyonlar ve pozisyonlar üretmek yerine ‘cepten’, içerideki yarılmalar üzerinden pozisyon üretmeyi tercih ediyor.

Üçüncüsü de yine Türkiye’de toplumun kendisine baktığımızda ve buradaki siyasal şekillenişlere baktığımızda görülebilir. Kürt meselesi yüz yıllık geçmişi olan bir mesele ama hadi eskisini bırakalım; hiç olmazsa 80’lerden itibaren, Türk milliyetçiliğinin çok farklı kanatlarında (seküler kanatları, Türk İslamcı kanatları, benim “Müslüman milliyetçiliği” dediğim AKP’nin daha çok oynadığı kanatları, faşizan milliyetçi ülkücü kanatları…), Kürt meselesi milliyetçi kodlar üzerinden okunuyor ve bu çok yerleşik. Belki son yirmi, otuz yılda kamuoyunda, siyasal alanda yapılan tartışmalarla durumu değiştirmekte katedilen yol çok sınırlı kaldı maalesef. O yüzden de zaten, 7 Haziran 2015 sonrasından Türkiye’nin bu son ‘çözüm sürecine’ kadar, Kürt meselesi etrafında on sene boyunca çok yoğun bir milliyetçilik ve militarizasyon dinamiği işledi. Bu bence toplumun genel algısını da çok belirliyor.

Son bir unsur olarak da şunu söyleyerek bitireyim: Seküler modern ya da laik modern cephe niye böyle algılıyor? Yani bir defa şunu görmemiz lazım, bu cephe çok heterojen bir cephe. İktidar blokundan da çok daha heterojen bir cephe aslında. Bunun içinde yeni tip ve dünyada da gördüğümüz aşırı sağ, biraz seküler, yeni tip faşizmin damarları var. Bunun içinde cumhuriyetçi laiklik çizgisi diyebileceğimiz damar var. Bunun içinde İYİ Parti çizgisi tipi daha klasik, Türkiye’deki daha sağ milliyetçiliğe yakın damar var.

Bu damarların ortak sorunu, siyasal çizgilerinde demokrasi meselesinin çok eksik olması ve Kürt meselesi konusunda da demokratik, çoğulcu bir perspektife pek de sahip olmamalarıdır.

‘Gönlümüz, aklımız Kürtlerin kazanımlarından yana’

Alper Taş: İsmet Hocam söyledi. Laik seküler kesim dediğimiz, çoğulcu bir kesim. Yani sonuçta homojen bir kesim değil. Burada sosyalistlerin durduğu yer son derece net ama: Rojava’ya sahip çıkmak ve baştan itibaren Suriye’deki iç savaşa karşı çıkmak. Siyasal İslamcıların Suriye’yi ele geçirme siyasetine karşı çıkmak konusunda Türkiye sosyalistleri, laik seküler alanın aktif savunucuları olarak zaten net bir tutum aldılar. Ama laik seküler kesimin, özellikle devletçi kanadı diyelim, devlet eksenini, devletin güvenlik ve beka meselesini öne koydukları için laiklik onlar açısından çok esaslı bir mesele değil. Devletin birliği ve bütünlüğü önemli bir olgu olarak işlendiği ve işletildiği için doğal olarak orada devletin birliği, bütünlüğü, bekası açısından en önemli mesele Kürt kazanımları! Kürtlerin kazanımlarının gelişmesi, güçlenmesi, Kürtlerin orada bir devlet kuracağı algısı… İşte Amerika’ya bağlı, İsrail’e bağlı bir devlet kurulacağı algısının işlenmesi, bu işleyişin toplumun en geniş nüfuz alanlarına kadar propaganda edilmesi… Doğal olarak, laikliği savunur gözüken ama sonuç itibariyle laiklikten daha çok esas olanın devlet olduğu düşüncesindeki kesimler Rojava meselesinde yansız, sessiz, hatta Rojava’nın düşmesi konusunda dua eder bir noktadalardı. Bunu görüyor ve eleştiriyoruz. Ama biliyorsunuz bu laik seküler kesimlerin önemli bir kısmı daha önce, örneğin 7 Haziran 2015 sürecinde böyle değildi. Türkiye’nin batısında laik seküler diyebileceğimiz kesimler Kürt siyasetiyle çok anlamlı bir ilişki kurabilmişti. Çok önemli bir akış söz konusu oldu. HDP oy patlaması yaptı. Ve yine Kobani’ye dönük saldırılar konusunda Türkiye’nin batı bölgelerinde laik dediğimiz insanların katıldığı direnişler oldu. Hatta bu Kürtler ile Türkler arasındaki Kobani dayanışmasını engellemek isteyen güçler Atatürk heykellerini kıran eylemler de gerçekleştirdiler, bu uyumun, bu birlikteliğin ortadan kalkması için. Yani burada bir devlet zihniyeti aklı, propagandası var ama diğer taraftan da karışık bir büyük tablo var ortada. Şu an siyaset yerine oturmuş değil. Dünyada da bölgede de büyük bir dengesizlik var ve siyasi hareketler, yapılar, örgütler çok pragmatist davranıyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kimin ne yaptığı, ne edeceği belli değil. Sabit, oturmuş bir tablo yok. Mevcut durumun yarattığı bir kafa karışıklığı söz konusu. Biz Kürt hareketinin kazanımlarından yanayız. Gönlümüz, aklımız, siyasi bilincimiz Kürtlerin kendi demokratik kazanımlarını elde tutmasından yana. Bunun bölge açısından da önemli olduğu düşüncesindeyiz. Ama Türkiye’nin laik seküler hattında bu meseleye sahip çıkılmamasının bir nedeni de esasen Kürt hareketinin AKP ile yürüttüğü sürecin kendisinden kaynaklı. Bundan dolayı tereddütlerin olduğunu da söylemek gerekiyor. Kürt hareketine teveccühün özellikle 2015 yılında, ‘üçüncü yol’ değil de doğrudan AKP’yi hedef alan, ‘Seni Başkan yaptırmayacağız.’ siyasetinden beslendiğini ve Kürt hareketiyle Türkiye’deki laik kesimleri de içeren bir birlikteliğin bu eksende doğduğunu söylemek gerekiyor. Fakat son konjonktürde, özellikle Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ifade ettiği “ümmet birliği”, “ümmet kardeşliği” üzerinden bir bölge siyaseti ve Türkiye siyaseti kurulmak istenmesi ve bunun da başta Öcalan olmak üzere değişik biçimlerde dillendirilmesi, ifade edilmesi, tersine şöyle bir algı ve duygu da yaratıyor: “Bunlar bütün bölgeyi, Türkiye’yi İslamcılaştıracaklar!” Doğal olarak orada meselenin bölgenin laikliği meselesi değil esasen Öcalan’ın yeni siyaseti ve “Türk, Kürt, Arap Birliği” söylemiyle yayılmacı ve yeni Osmanlıcı, yeni İslamcı bir siyasetin ortaya çıkabileceğine dair endişeler de söz konusu oldu. Kürt hareketinden bazı isimlerin, “Biz Türklerle sorunu ümmet ekseninde yaşamadık, ulus meselesinde yaşadık.” türünden yaklaşımları da bu kaygıları besledi. Bütün bu söylediklerimden bu yaklaşımları doğru bulduğum sonucu çıkmasın. Ben sadece buradaki sessizliğin, geri duruşun arka planında yatan politik noktalara değiniyorum. Ama burada Türkiye solu ve sosyalistleri, laik seküler bir kesimi temsil eden önemli bir güç olarak kaldı. Laiklik mücadelesinin de öyle aşağıda çok güçlü bir damar olarak geliştiği, bir kitle hareketi olarak güçlendiği gibi bir tablo da yok. Bu tabloyu da yaratabilecek olan Türkiye’nin sosyalistleri, demokrasi güçleri olacak gibi gözüküyor.

‘Kürt sorunu, Türk burjuvazisinin pazar sorunudur’

Yusuf Karadaş: Alper Hocam ifade etti, sosyalistlerin hem laisizm, sekülerizm meselesi hem de demokrasi meselesi bakımından tutarlı savunucular olduğu, bu yönüyle de Rojava’da, Kobani’de yaşananlar karşısında Kürt halkıyla dayanışma tutumunu ortaya koydukları kısmını bir kez daha belirterek başlayayım. Seküler milliyetçiler ve seküler ulusalcı kesim bakımından bu meselenin ele alınışıyla ilgili olarak ise şunu söyleyeyim: Bu politikadan etkilenen halk kitlelerinden çok, bu politikanın merkezindeki burjuva siyasetin hangi çıkarlar etrafında yürütüldüğünü ortaya koymak gerekiyor. İsmet Hocam başlarken “Bu mesele yüz yıllık bir mesele.” dedi, bence bir yanıyla bu kısmına da değinmeli. Yani cumhuriyetin kuruluş sürecinden başlayarak, bugün cumhuriyetin mirasını sahiplenme iddiasındaki kesimlerin tutumunu anlamak bakımından, oraya da dönüp bakmak gerekiyor. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde, “Anasır-ı İslam’ın birliği” üzerine ifade edilen Türk, Kürt, Çerkes diğer toplulukların ortak mücadelesi üzerine ortaya konan politika, aslında Türk burjuvazisinin egemen olduğu bir devlet inşasıyla sonuçlandı. Ve Kürt sorunu konusunda daha önce Kürtlere otonomiden, özerklikten bahsedilirken Türk burjuvazisinin iktidar olma, devleti kurma sürecindeki ittifak politikası kendisi güç hâline geldiği süreçte, 1924 Anayasası’yla “Devlet Türk’ten başka millet tanımaz.” noktasına geldi.

Çünkü ulusal sorun territorial bir sorundur, toprak sorunudur. Türk burjuvazisi Kürdistan pazarı üzerindeki hegemonyasını paylaşmak istemediği için devletin Türk’ten başka millet tanımadığı noktaya geldi. Bugün neden Batman’da Koç’un, Silopi’de Ciner Holding’in, Mazıdağı’nda Cengiz Holding’in; Limak’ın, OYAK’ın olduğunu… Neden Kürdistan’daki kaynakların bunlar tarafından işletildiği sorusunun cevabı bakımından da bence bu önemli. Yani Türk burjuvazisi hegemonyasını, bu pazara egemenliğini paylaşmak istemedi. Yüz yıldır bu sorunun çözümsüzlüğünün en temel nedeni aslında bir yanıyla bu. Şeyh Sait İsyanı mesela, güncel bağlamlar üzerinden sürekli gündeme geliyor. Şeyh Sait’in dinî bir lider olduğuna, şeriat istediğine şüphe yok. Ama o günkü ayaklanma, bir ulusal ayaklanmaydı. Müstakil bir Kürdistan istendiğini yargılama belgeleri de ifade ediyor. Ama neden ‘irtica’ diye kodlandı? Türk burjuvazisi o gün bunun milliyetçi, ulusal bir ayaklanma olarak gözükmesini, Musul-Kerkük tartışması dâhil olmak üzere bölgesel pozisyonu bakımından problemli gördü. Yine, bugün “ulusalcı, seküler, laikliğin bekçisi” olarak kendisini tanımlayan-tanımlanan ordu, doksanlı yıllarda ulusal hareket karşısında Kürdistan’da Hizbullah’ı destekledi. Binlerce insan o dönemde katledildi. Yani Türk burjuvazisinin çıkarları söz konusu olduğunda sekülerlik ikinci plana atılabilir. Esas olan o coğrafyadaki ulusun hegemonyası meselesidir. Yani milliyetçiliğin kökeni buradan gelmektedir asıl olarak. Son olay da öyle. Suriye sınırın öbür tarafı ama Türk burjuvazisi, işte geçen çözüm süreci dahil olmak üzere, oradaki Kürt sorununu çözmeden ülke içinde kendisini dayatacağı bir tabloyu sürekli dayattı. Kendi kontrolünde bir çözüm için buna ihtiyaç duyuyordu.

Şimdi, seküler milliyetçi ya da ulusalcı kesimler bakımından baktığımızda Alper Hoca’nın söylediği kitleler bakımından böyle bir durum var. AKP ile yürümek, işte orada ABD ile işbirliği, yani ittifak yapma politikası vesaire… Soru işareti yaratan birçok noktadan bahsetmek mümkün. Ama burjuva siyasetin milliyetçiliği örgütlemesinin ve Kürt düşmanlığının esası bu bahsettiğim politik sınıfsal-ulusal egemenlik kaygılarıdır. İşte Kürtler şununla işbirliği yaptı ya da bunu yaptı diye değil. Dün isyancı Kürd’ü “şeriatçı” diye tanımladı. Ama ulusal hareket varken de şeriatçıyı Kürd’e karşı kullanabildi. Rojava’da seküler-demokratik farklı etnik ve dinsel toplulukları birleştiren yönetime HTŞ saldırırken, “Şam ordusu, terör örgütüne saldırıyor.” diye haber yaptı Cumhuriyet gazetesi! Yani bu bağlamları dediğim çıkar ilişkisi içinde tanımlayamazsak neden bu gerici politikalar ya da eğilimler sürekli kışkırtılıyor sorusunun cevabını vermekte zorlanırız.

– Konunun 100 yıl önceye uzandığı söylendi ama yüz yıl önce olmayan şöyle bir durum da oldu bu süreçte… 68’de gençlik hareketleriyle yükselen ve o zamandan bugüne de esas olarak birbirini destekleyen, birbirinden de beslenen iki hareketi de söz konusu etmek gerekir herhâlde. Kürt siyasi hareketinin yükselişini de içeren o dönemi beraber düşünürsek; sosyalistlerin, bugün Kürtler söz konusu olduğunda laikliği, sekülerliği ya da ümmeti bir yana bırakan, ülkenin genel politik ortamına karşı hem de Kürtlerin “İsrail’le anlaştığı”, “ABD ile işbirliği yaptığı” söylemiyle inşa edilen siyasi bariyerlere karşı daha çok kafa yoran açık bir tavır, tutum alması mümkün olabilir miydi?

Yusuf Karadaş: Evet, bu iki hareket 60’lı yıllardan sonra birbirini besleyerek ilerledi. Sadece bugünkü ‘ana akım’ Kürt hareketinin değil, 70’lerde daha güçlü olup sonradan etkinliğini yitirenlerin ortaya çıkışı da bu tarihsel zemindedir. Hepimiz bakımından elbette ki eksiğiyle, hatasıyla tartışabileceğimiz birçok şey olabilir ama sosyalist solun önemli bir kısmının büyük oranda tutumunun, Kürt ulusunun taleplerinin savunulması, desteklenmesi yönünde olduğunu söyleyebiliriz. En azından Emek Partisi için bunu söyleyebilirim. Ortak mücadele perspektifi, Kürt ulusunun kendi geleceğini belirleme hakkının tanınması karşısında bir tutum değildir. Aksine, çözüm arayışının kendi geleceğini belirleyeceği noktaya gitmesi bakımından da işçi-emekçi hareketiyle, ulusal mücadelenin, Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin ortak yürümesi, birleştirilmesi bağlamında bir siyaset örülmesi gerekliliği daha bir netleşiyor. Bu bağlamda pek çok şeyi tartışabiliriz ama asıl olarak bu yönde bir politika ortaya konmaya çalışıldığını düşünüyorum. Her siyasetin kendince başka türlü öncelikleri ve tartışmaları olabilir elbette. Biraz özel de olacak belki ama ben Demokratik Toplum Kongresi’nde bir dönem Emek Partisi’ni temsilen bu tartışmalara, bu süreçlere katılmış biri olarak da söyleyeyim: Bir ortak mücadele ihtiyacının ortaya konması ile Kürt ulusal hareketinin, taleplerinin savunulması meselesi birbirini dışlayan değil aksine birbirini besleyen şeylerdir. Burada önemli eksiklerden biri, bugün süreç bakımından da önemli, bir emek hareketinin, sosyalist hareketin zayıflığıdır. Başka bir denklem kurulmasını engelleyen noktalardan biri buradaki zayıflıktır. Sovyetlerin çökmesinden Türkiye’de çatışmalı sürecin, şovenizmi milliyetçiliği körüklemesine ve emekçiler içinde etkili hâle gelmesine kadar birçok farklı bağlamı burada gündeme getirebiliriz. Ama bugün bu eğilimlerin ortaya çıkmasının nedeni emek hareketinin, yani bunları birleştirebilecek bir hareketin zayıflığıdır. Sosyalistlerin görmezden gelmesiyle ilgili bir durumdan çok, hareketin nesnel durumuyla ilgili bir sorundan bahsediyoruz.

‘Kürt siyasetinin paradigması içinde sosyalistler kanal açamaz’

-Tam da Yusuf Karadaş’ın sosyalist hareketin zayıflığından söz ettiği noktada, bu durumdan nasıl çıkılabileceğini konuşalım biraz. Söylem, eylem ya da örgütsel bakımdan yeni ihtiyaç, öneri, hamlelere dair…

Alper Taş: Yusuf arkadaşın tespiti son derece doğru. Kendisini yeniden üreten, istikrarlı bir sınıf hareketi, emek hareketi yok. Dünya çapında da proleter devrimler çağında değiliz. Emperyalizm çağında bir mücadele yürütüyoruz ve sol, sosyalist, emek, sınıf hareketleri oldukça gerilemiş ve mevzi kaybetmiş durumda. Doğal olarak, proleter devrimler çağındaki ulus meselesiyle, emperyalizm çağındaki ulus meselesi arasında da önemli farklılıklar; sorunlar, çıkmazlar var. Yusuf arkadaşın açtığı konu önemli bir konu ama biz bu konuyu sosyalistler olarak bir türlü çözemedik. Yani evet siyasal İslamcı güçler var. Etkin bir AKP var. Faşist hareket manasında MHP var. E, sosyal demokrat parti olarak, öyle tanımlayalım, CHP var. Kürt siyasi hareketi var. Ama işin sosyalist tarafı yok. Zayıf. Yani ben de bir partinin yöneticisi olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yani sınıf hareketi, emek hareketi ve sosyalist hareket yok büyük siyasi tabloda. Varlığımız çok etkili değil. Birleşik bir kuvvet de yaratamadık. Ben esas meselenin, sosyalistlerin Kürt siyasi hareketiyle kuracakları ilişkinin Kürt siyasi hareketinden bağımsız bir siyasal eksen oluşturamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Sosyalistler Kürt halkının demokratik taleplerinin elbette yanında duracak, elbette Kürt siyasi hareketine sırtını dönmeyecek ama Kürt siyasi hareketinden bağımsız, ulus, kimlik, kültür meselesini bir sınıf ve emek perspektifi içerisinde bütünleyici bir birleşik politik hatta ortaya koyabilmelidir. Sosyalist özneler, böylesi bir birleşik siyaset, birleşik örgütlenme, birleşik mücadele geliştiremediği için Kürt hareketi de kendi yalnızlığını yaşadı ve doğal olarak örneğin Suriye’de emperyalizmin bölgedeki belirleyici siyasetine bakmak, Türkiye’de de AKP gibi bir partiyle doğal olarak çeşitli müzakere yollarına girmek zorunda kaldı. Yani bu bir nesnelliğin sonucu. Kürt hareketini daha sola doğru taşıyabilecek, ona soldan daha ciddi yüklemeler yapabilecek veya Türkiye emekçileriyle Kürt emekçilerini ortak sınıf talepleri, emek talepleri etrafında birleştirecek bir birleşik sol-sosyalist hareket ihtiyacına yanıt verilemedi. Daha da somutlayayım. Bugün bir parçalı siyaset hâli var. Az önce bunu konuştuk. Laiklik meselesi bir tarafta duruyor. Emperyalizm meselesi bir tarafta duruyor. Neoliberalizm meselesi bir tarafta duruyor. Esasen bir sosyalist hareket bütün bunları birleştirebilen bir harekettir ve bu; birleşik, bütünlüklü bir politikayla emekçi kitleler içerisinde siyaset yapma işidir zaten sosyalistler için. Yani bir tarafa yaslanarak, bir tarafa bakarak olmuyor. Yani emperyalizme karşı mücadeleyi ve laikliği kazanma mücadelesini neoliberal politikalara karşı olma noktasında birleştiremediğimiz için ve böyle bir birleşik mücadele zemini geliştiremediğimiz için biz de siyaseten parçalı bir noktada duruyoruz ve bunu aşamıyoruz. Gelinen aşamada yani bu süreçten sonra, örneğin Kürt siyasi hareketinin siyasal paradigmasına sosyalistlerin sığamayacağı zaten tarihsel olarak ortada. Yani Kürt siyasi hareketinin siyasal paradigmasına sığarak sosyalist hareketin kendine kanal açamayacağı açık. Bunu görmek gerekiyor. Bu, Kürt siyasi hareketine sırt dönme meselesi değil. Kürt siyasi hareketini de başka bir düzlemde etkileyebilecek bir siyasal, örgütsel, toplumsal güç yaratamama, sınıf ve emek siyasetini diğer mücadeleleri de içerebilecek biçimde ama ana eksen olarak, birleştirici bir siyaset olarak toparlayamama meselesi bizi bu noktaya taşıdı. Ben 84, 85’te üniversiteye geldim. O dönemden bu yana mücadelenin içerisindeyim ama özellikle Kürt hareketinin büyümesinde ve Türkiye solundaki bütün ayrışmalar, saflaşmalar hep Kürt hareketiyle kurulacak ilişkiler düzleminde oldu. Nasıl bir ilişki kurulacak? Bütün ayrışmalar oradan kaynaklandı ve ayrışa ayrışa, küçüle küçüle, her birimiz aslında çok etkili bir güç olmaktan çıktık. Ama başlangıçta tablo böyle değildi, değerlendiremedik.

Şimdi yapılması gereken; birleşik bir muhalefet, birleşik bir halk hareketi, esasen Emek Partisi de bunu söylüyor, bir halk hareketi yaratmak… Şimdi bu konularda anlaşıyoruz ama bunu nasıl yaratacağımız konusunda anlaşmamız gerekiyor. Şu açıktır; bu AKP rejimi, bu siyasal İslamcı rejim yenilmediği ve değişmediği müddetçe Kürt sorununun demokratik çözümü de yok. Ana eksen olarak bu siyasal rejimin yenilmesini esas alan, başa yani güncel aktüel göreve bunu oturtan ve bu hedef etrafında hizalanan; emperyalizme karşıtlığı, laikliği kazanmayı ve neoliberalizme karşı mücadeleyi, tabii Kürt halkının ve Alevilerin eşit yurttaşlık haklarını da bu mücadelenin içerisine taşıyabilen bir birleşik siyasete ihtiyacımız olduğu düşüncesindeyiz. Bunu yapamadık. Bunu kimseyi eleştirmek için söylemiyorum. Bunu yapamayan güçlerden biri de biziz. Kendimize de özeleştirel bakıyoruz, bakmamız gerektiğini düşünüyoruz.

‘Tarihsel bir sorunun hep karşımıza çıkması kaçınılmazdır’

Yusuf Karadaş: Alper Hoca’nın söyledikleri üzerinden bir iki ek yapmak istiyorum. Bağımsız bir siyasi hat geliştirememek meselesinde. Kürt hareketiyle ilişkinin eşitsiz bir ilişki olduğu ortada. Eşitsiz bir güç ilişkisi varken burada birinin öbürünü daha fazla domine ettiği, ittifak ya da işbirliği yaparken eşitsiz sonuçlar doğuracağı açık. Bunu reddederek tartışmıyorum. Sosyalistleri, devrimci sosyalist hareketi tartışırken Kürt ulusal hareketini bu çerçevede değerlendirmiyorum. Demokratik bir ulusal hareketle bir sosyalist ittifak tartışması yürütmüyorum o bağlamda. O konuda da katılıyorum. Ama bağımsız bir siyaset yürütememe meselesinin Kürt hareketiyle ilişkiden kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. En azından EMEP bakımından bunu söyleyebilirim. Bizim problemimiz, “Kürt hareketiyle kurduğumuz ilişkiden dolayı güçlenemedik.” meselesi değil. Kürt sorununun, memleketteki çatışmalı sürece bağlı olarak son kırk yılda ciddi biçimde her türlü sorun üzerinde etkileri oldu. Başta tartıştık; Rojava bile memleketi kamplaştırabiliyor, yeni saflaşmalar ortaya çıkartıyor. Neden güçlenemedik meselesini sınıf içindeki, halk içindeki örgütlenmemiz, tarihsel konjonktür, az önce Alper Hoca’nın da ifade ettiği birçok bağlamda tartışabiliriz. Ama biz Kürtlerden ayrı durursak güçleniriz tezine dönüşecek bir yaklaşımın doğru olmadığını düşünüyorum. Yoksa mesela bizim güçlü olup olmama meselesinde ayrı bir odak olma ihtiyacımızı reddetmiyorum. Evet, güçlü bir odak olmaya ihtiyacımız var ama bunu engelleyen şey Kürt hareketinin varlığı değil. Kürt hareketi, Türkiye’de yüzyıldır çözülmemiş bir sorunun ortaya çıkmış bir sonucu. Her meselede önümüze gelen bir şey olarak duruyor bu yönüyle. Yani bu bir neden değil, bizim bugünkü durumumuz bakımından. Ama sol içinde tartışma hâline gelmesi meselesi, demokrasiyle ilgili bu kadar güncel bir mesele kaçınılmaz bir şekilde seçim ittifakları, yerel ittifaklar vb. her meselede çözüm tartışması bağlamında önümüze geliyor. Biz güç olabilseydik, güçlü bir emek hareketi olsaydı Kürt hareketiyle başka türlü bir ilişki kurulması mümkün olabilirdi. Bunun imkânlarını yaratmamız gerekiyor. Yoksa bu soruna mesafe koyunca imkânlar artacak diye bir sonucu düşünmemek gerekiyor.

Alper Taş: Ben sosyalist hareketin zayıflığının esas nedeninin, Kürt hareketinden ayrı durmamak olduğunu söylemiyorum. Kendimize dair birçok zaafımız var. Ama burada mesele şöyle: Daha başka, daha güçlü bir toplumsal ilişki yaratamamamızın önemli noktalarından birinin Kürt hareketiyle kurulacak ilişkinin tanımlanması ve bu tanımlama üzerinden yapılan tartışmalar, bu tartışmaların yarattığı yıpratıcı sonuçlar ve bu konularda bağımsız bir güç inşa edememekten kaynaklandığını söylüyorum. Yoksa dar manada sosyalistlerin zayıflığını Kürtlerle iç içe olmalarına veya onlardan ayrı durmamalarına bağlamak doğru değil. O noktadaki söylediklerine katılıyorum.

‘Sosyalistlerin kendi pratiklerini sorgulama ihtiyacı var’

– İsmet Hocam, ikinci turdaki sorulara hem Alper Taş hem Yusuf Karadaş yeni sorular ekledi. Çünkü sizin temsil ettiğiniz TİP, Türkiye’de uzun yıllar sonra (Seçim eksenli konuşmayalım tamam ama bu da önemli bir göstergedir bence), sosyalist partiler içinde yüksek bir oy oranına ulaşabildi. Siz ne düşünüyorsunuz; sosyalistlerin, Rojava’ya ve Kürtlere saldırılar sürerken başka türlü bir ideolojik hat, daha etkin bir söylem ya da eylem tarzı inşa etme imkânı var mıydı? Neden yeterince etkin olunamadı? Asıl sorumuz bu.

İsmet Akça: Rojava örneği üzerinden, aslında sosyalistlerin Kürt meselesine nasıl baktığını, Kürt hareketiyle nasıl ilişkilendiğini konuşuyoruz. İç içe yani. Burada hepimiz şunda ortağız bence: Üç aşağı beş yukarı sosyalistler 1960’ların başından itibaren Kürt meselesini inkâr eden değil tanıyan ve asgari bir demokratik çözümü savunan, Kürt kimliğini inkâr etmeyen bir pozisyonda. Burada çok istisnai küçük gruplar dışında büyük bir savrulma yok. Bunu yaparken bu sorunun çözümüne dair tabii ki politik, ideolojik hat kurma itibariyle özellikle de 70’lerden itibaren çeşitli ayrışmalar oluyor. Bu ayrışmalarda yine seksenlerden sonra Kürt hareketinin muazzam güçlenmesiyle beraber, Kürt özgürlük hareketinin zaman içinde değişen kendi stratejik dizilimleri de belirleyici oluyor. Politik-ideolojik dizilimler nasıl tarif ediliyor ve buna farklı sosyalist örgütler Türkiye’de nasıl yaklaşıyor meselesi… Bunlar değişkenlik arz ediyor ama üç aşağı beş yukarı ulusların kendi kaderini tayin hakkı çizgisinden, demokratik konfederalizm, demokratik özerklik ve bir demokratik cumhuriyet yani Türkiye içi ciddi bir demokratikleşmeyle bu meselenin halli… Sosyalistler içinde politik-ideolojik pozisyonuna göre her örgüt bu hatlar itibariyle Kürt hareketiyle hemhâl oluyor. Örgütsel anlamda daha dışarıda, daha mesafeli dursa bile en nihayetinde buradaki savrulma demin de söylediğim gibi ne Kürt hareketini yok sayan ne ona karşı bir kavga veren ne de Kürt meselesini yok sayan bir nitelik taşımıyor. Bir defa bunu koyalım. Ama şimdi sosyalistlerin sorunu zaten pozisyon almak değil. Yani Kürt meselesi ve Kürt hareketi bağlamındaki esas sorun bir tavır sergilemek değil. Tavrımız üç aşağı beş yukarı belli. Dediğim gibi, farklılıklar var. Bunlar tartışmaya da değer farklılıklar. Bir sürü şey de tartışırız ama tavırdan ziyade şimdi tavrınızı hayata geçirecek, onu örgütleyecek güce sahip değilsiniz, çünkü kendiniz örgütlenememişsiniz. Dolayısıyla da bizim temel derdimiz bugün böyle bir aritmetik bir toplama işlemiyle de çözebileceğimiz bir mesele değil. Gerçekten derin sebepleri olan ama kimsenin de kaçamayacağı ve “başarısızlığı” veya sorunu çok uzun on yıllar boyunca aşamıyorsa da herkesin oturup şapkayı önüne koyup gereğini derin derin düşünmek zorunda olduğu bir durum. Tabii ki bunun hem küresel hem Türkiye’ye dair yapısal sebepleri var ama yani hiçbir yapısal sebep ne olursa olsun kırk elli yıl değişmeden sürer mi? Çünkü bu ve benzeri sorunların, her ne kadar devasa alternatifler yaratılmasa da aşılabildiği, kırılabildiği bir sürü örnek de yaşandı dünyada son otuz kırk yılda. Bence bu açıdan Türkiye sosyalistlerinin kendi pratiklerini çok sert bir şekilde sorgulama ihtiyacı var. Bunu unutmamamız lazım. Evet, yönetim organlarında yer aldığım Türkiye İşçi Partisi seçimlerde tarihsel bir başarı elde etmiştir. Ama siyasal alana ciddi, güçlü müdahaleler yapabileceğimiz seviyede de değil, başka partilerle karşılaştırdığımızda. Neyin başarıldığı önemli, oradan öğrenmek önemli ama daha fazlasına nasıl gideriz, çünkü bizim daha fazlasına ihtiyacımız var. Türkiye kapitalizminin dünya emperyalist sistemi içinde Türkiye’nin alt emperyalist pozisyonunun yarattığı bütün eşitsizliklerin nasıl halledileceği kadar Kürt meselesinde de bir çözüm odağı olabilmek buradan geçiyor. Güç olmak zorundayız, bu da aritmetik toplamla olmuyor. Bizim muhatabımız olan toplumsal kesimlerde güçlenmemiz gerekiyor. Politik-ideolojik olarak, Rojava örneği dâhil olmak üzere, kabaca baktığımda sosyalistlerin bir çeşit demokratik cumhuriyet, demokratikleşecek bir cumhuriyet çizgisinde yani böyle bir asgari müşterekte Kürt hareketiyle uyumlulaştığını düşünüyorum. Kürt hareketi 2000, 2004’le yani Irak süreciyle başlayarak hani bir 99’daki Demokratik Cumhuriyet tezinden demokratik konfederalizme, sonra özerklik tezine geçti. Sosyalistler buralara politik-ideolojik bir tartışmayla, bir müdahaleyle kendini adapte edebiliyor mu, Kürt hareketinin gücü karşısında? Bunda soru işaretleri var. Çok edebildiğini düşünmüyorum. Bunun örneklerinden biri olarak, sosyalist demokrasi fikrini politik-ideolojik olarak kurgulayamadığını düşünüyorum. Çoğu kez biz aslında hani böyle kavramlara, sıfatlara sarılmak için değil ama bildiğimiz görece radikalleşmiş bir demokrasiyi konuşuyoruz. Daha özgün, üç aşağı beş yukarı geçer akçe olan bir demokratikleşme çerçevesi içinde de kalıyoruz politik-ideolojik olarak. Ben bunu kırmamız gerektiğini de düşünüyorum. Sosyal olarak, politik olarak bir güç hâline gelememek önemli bir engel, evet ama aynı zamanda politik-ideolojik olarak alternatif bir sosyalist demokrasi örememek de önemli. Çünkü alternatif bir sosyalist demokrasi aynı zamanda sizin devletle ne yapacağınız, devlete karşı başka güç alanlarını nasıl inşa edeceğinizle de çok alakalı bir mesele. Meseleye böyle baktığınızda o zaman Rojava’yı da başka türlü konuşmaya başlayabilirsiniz.

‘Neden olumlu deneyimlere bakarak birleşip büyümeyelim?’

-16 ay önce iktidarın Kürt meselesi konusunda bir ‘çözüm arayışı’ başlatacağı söylense, yeniden bir Türk-Kürt kardeşliği söylemi geliştirileceği iddia edilse, bazı hakların tanınması gibi bir süreç yaşanabileceği konuşulsa ve o zaman bize ‘Böyle bir durum siyasi yelpaze içinde en çok hangi kesim için olumlu bir durum yaratır?’ diye sorulsa herhâlde hiç kimse buradan sosyalist hareket için de bir güçlenme olanağı en azından kendisini yeniden anlatabilme fırsatı çıkabileceğini inkâr etmezdi. Her ne kadar şu ana dek çok fazla bölge ve özellikle de Suriye odaklı, oradaki gelişmelere bağlı geçmiş olsa da sürecin geldiği noktada sosyalistler ne yapmalıydı ya da bundan sonra ne yapabilir de böyle bir yöne yüzlerini dönebilirler?

Alper Taş: Öncelikle SOL Parti açısından şu net: AKP-MHP’nin veya bölgedeki emperyalist güçlerin siyasi hesapları ne olursa olsun, onlardan bağımsız bir biçimde silahların susması önemlidir. Silahların susması anlamında da olsa barış da önemlidir, Kürtlerin bölgede bir kazanım elde etmesi de önemlidir. Biz her zaman Kürt sorununda demokratik çözüm için bir barış ortamının sağlanması gerekliliğinin altını çizdik. Doğal olarak şu an silahlar susmuş vaziyette. Bunun korunması lazım. AKP’nin, MHP’nin iktidar hesapları bir tarafa ama bu durumun korunmasını sağlamak lazım. Bu önemli bir şeydir. Büyük çatışmaların içerisinde yol alamayacağımız zaten ortada. 10 Ekim’i, Suruç’u yaşadık. Hendek savaşları günlerini yaşadık. Biz o sürecin içerisinde sosyalist hareket olarak oldukça geride kaldık. Çünkü silahlı bir süreç, sol hareketi, sosyalist hareketi Kürt meselesi üzerinden daraltıyor zaten. En başta kendini ifade etme alanlarını daraltıyor. Bu açıdan çatışmasızlığı korumak çok önemlidir. Yani bunu asla küçümsememek lazım. Ama bu barışın bir demokratik çözüm getirmeyeceğini de söylüyoruz. AKP, MHP blokunun buradaki amacının esasen içeride daralan, zayıflayan kitle ilişkilerini, özellikle Öcalan üzerinden, Kürtleri de yanına çekerek veya yansızlaştırarak rejimi tahkim etme siyaseti olduğunu görüyoruz. Bölgede de (Ki bu konuyu Yusuf arkadaş da çok iyi yazıyor Evrensel’de ve ben de çok yararlanıyorum) İsrail ve ABD eliyle kurulan yeni dengeyi, iktidarın burada daralan durumunu, bölgesel alt emperyal güç olma, kendisine böyle bir alan açma ve o alanı da yine Öcalan üzerinden Kürtleri de kazanarak sürdürme isteğini görmek gerekiyor.

Yani baştan itibaren zaten bunu herkes biliyor ve görüyor: İçeride ve dışarıdaki sıkışmışlığını aşmak için Öcalan üzerinden bir hamle yapma çabasını. İşte Malazgirt’ten Çaldıran’a, oradan Kurtuluş Savaşı’na geliyor. Ama arada bir şeyler de atlanıyor, Hamidiye Alayları atlanıyor mesela. Burada AKP ve MHP’nin Kürt siyasetine önerdiğini, bölgesel bir yayılmacı güç olmak ve siyasal İslamcı rejimin inşasını hem bölgede hem Türkiye’de kalıcı kılma siyasetine bağlamaya çalıştığını görüyoruz. Şöyle bir yaklaşım doğru değil: “Kürtler bu siyasete yaslanıp demokrasi güçlerinden koptular. AKP’nin, MHP’nin ve bölgedeki emperyalist güçlerin politikalarının bir parçası oldular.” Bu doğru değil ama iktidarın böyle bir siyasetinin olduğunu da görmek gerekiyor. Kürtlerin böyle bir siyasete doğru teşvik edildiği, bu tarafa taşınmaya çalışıldığı gerçeğini de görmezden gelmeyelim. Bize düşen, “Kürtler işbirlikçi, emperyalizmle öyle yaptılar, böyle yaptılar, AKP’yle MHP’yle anlaştılar…” vb. argümanlar üzerinden söylem kurmak, tarz kurmak değildir. Tam tersine Kürt siyasi hareketinin aktörlerine, tabanına, meselenin bu rejimin yenilmesi ve bölgede emperyalist hegemonyanın kırılması olduğunu söylemektir. Emperyalizmin İran’ı kuşatma siyasetinin bir parçası olunmaması gerekliliğini, “Malazgirt, Çaldıran…” üzerinden kurulan hikâyeye tamah edilmemesi gerekliliğini, bu rejimin meseleyi çözebilme kapasitesinin, zihniyetinin olmadığını ve bu rejime karşı Kürt, Türk, Alevi, Sünni ve emek eksenli bir birleşik mücadeleyle Kürt meselesinin de çözümüne ulaşabileceğimiz siyasetini ortaya koymak gerekiyor.

İsmet’e katılıyorum; pozisyon belirlemek tek başına yetmiyor. Nasıl yapacağız meselesi var. Türkiye sosyalist hareketinin bugün esas problemi budur. Genel hatları, genel gövdesi itibariyle söylüyorum. Neyi yapacağız değil, nasıl yapacağız ve kimlerle yapacağız? Burada çok ciddi bir boşluk, yoğunlaşamama hâli var. Ben de partimde yaptığım tartışmalarda görüyorum. Yazıyoruz, çiziyoruz, orada yazıyoruz, burada konuşuyoruz. Ne yapılması gerektiği belli. Bu siyasal rejimi yenmek lazım. Tamam. E, nasıl yapacağız ve kimlerle yapacağız? Hangi güçlerle yapacağız? Kürt siyasi hareketinin, diğer demokrasi güçlerinin durumu, toplumsal hareketlerin durumu, bunlara dair pratiklerimiz oldu. HDP/HDK bir pratik. Biz içinde değildik. Başarılı bir pratik mi? İçinde yer alan arkadaşlar yanıtlasın. Bizim pratiğimiz, ÖDP pratiği, çok önemli bir pratik, birleşik bir muhalefet pratiği esasen. Birleşik bir siyaset, birleşik bir parti formunda. Başarılı mı? Çıkışı başarılı ama bitişine baktığında başarısız olmuş. Haziran Hareketi var, çok anlamlı bir çıkış. Ama o da bir noktada başarısız olmuş. Şimdi doğal olarak bu başarısızlıklardan hareketle yeniden denemeyelim gibi bir noktanın içerisine girmememiz gerekiyor. Çünkü 19 Mart’ta Saraçhane’de ortaya çıkan tablo aslında birleşik bir hareketin yeniden potansiyel bir zemininin olduğunu ortaya koydu. Şimdi nasıl yapacağız da bu AKP-MHP rejiminin ve emperyalizmin karşısına çıkacağız? Bakın Haziran’da NATO zirvesi var. Türkiye sosyalistleri olarak herkes bulunduğu yerden, bulunduğu işleri yaparak mı geliştirecek, gerçekleştirecek tepkiyi yoksa işte savaş karşıtı büyük bir pratiğimiz var, Irak’ta ‘Savaşa Hayır Koordinasyonu’ kurmuştuk, çok büyük kitlesel hareketler yarattık. Niye bu olumlu deneyimlere bakarak kendimizi yeniden birleştirmeyelim, birlik içerisinde büyütmeyelim, güçlendirmeyelim? Şimdi objektif koşullar lehimize ama subjektif manada, özne manasında ciddi bir sorun yaşıyoruz. Bunu istisnasız bütün sol, sosyalist güçler açısından söylüyorum. Bu özne sorununu nasıl aşacağız? Bu objektif nesnel iklim kendi lehimize olanaklar sunarken biz bu olanakları nasıl değerlendirebileceğiz? Solun, sosyalist hareketin, sınıf hareketinin, ezilenlerin hak ve özgürlük hareketinin önünü nasıl açabileceğiz? Buraya çok yoğunlaşmamız gerekiyor.

‘Bir çözümün çıkmayacağı Komisyon raporundan da belli’

-Son turu Alper Hocam başlatmış oldu aslında son dedikleriyle. Sorumuz da buydu asıl olarak: Ne yapılacak da dayanışma mesajları ve birlik çağrılarıyla birlikte zayıflık görüntüsünü aşamayan basın açıklamaları yapmanın ötesine geçebilecek bir etkinlik ve güç yaratılabilecek? Fakat önce Yusuf Karadaş’ın söz hakkı var. Onun önceki kısma dair yanıtlarını alamamış olduk çünkü.

Yusuf Karadaş: Alper Hocam da ifade etti. Bahçeli’nin sözcülüğüne soyunduğu bu süreç başlarken, iktidarın iki temel hedefi vardı: Birincisi, bölgedeki yeniden dizayn süreciydi. İsrail’in ABD’nin vurucu gücü olarak öne çıktığı bu süreçte direniş eksenine vurulan darbeler ve Suriye’de Esad rejiminin düşmesi en önemli halkalar oldu. Türkiye’deki iktidarın o dönem ‘bölgede barış istemek’ adına ‘İsrail tehdidi’nden bahsetmesinin nedeni, İsrail’le çatışma durumuna gelmesi değil ama bölgenin yeniden şekillenmesinde İsrail’in başta darbelenmiş İran üzerinden ortaya çıkacak boşlukları dolduracak başlıca güç olarak öne çıkması olasılığıydı. Türkiye burjuvazisini, yayılmacı emelleri bakımından kaygılandıran da buydu. Bunun önüne geçmesi gerekiyordu ve bunun önüne geçmenin birinci koşulu silahlı Kürt güçlerinin kendisine karşı kullanılması ihtimalini ortadan kaldırmaktı ki o yüzden sürecin başından bugüne, hâlâ ‘terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge’ diye tanımlıyorlar. Yani bir Kürt sorunu yok, Kürt halkının taleplerinin tanınması diye bir bağlam hâlen söz konusu değil. İkinci boyutu, yine Alper Hocam söyledi, Kürtlerle yürütülen süreci, Öcalan’ın muhataplığı üzerinden iç siyaseti dizayn etmek, kendi baskı rejimini kalıcılaştırmak için muhalefeti bölmek için kullanmaya çalıştı. Bir yandan Öcalan’la görüşürken CHP operasyonları sürdü, yani muhalefet içinde bir gerilim yaratma arayışı içine girildi.

CHP’nin bugüne kadarki tutumu bakımından, iktidarın hedefine varmasını belli oranlarda sınırladığını söyleyebiliriz. Yani CHP kışkırtma ve bölme siyasetine teşne bir tutum içine girmedi. Demokratik mücadele zemini açısından olumlu bir rol oynadığını söyleyebiliriz. En son Rojava sürecinde CHP’nin toplamı olmasa bile Genel Başkan Özgür Özel en azından asgari düzeyde demokratik bir tutum gösterdi.

İktidarın hedefi Meclis komisyonunun raporunda da ortaya çıktı. Demokrasi diye bir şey yok raporda, Kürt sorununun adı bile geçmiyor. Yani bu süreçten demokratik bir çözüm çıkacak mı sorusunun yanıtı hepimiz için net. Bir çözümün çıkmayacağı bu rapordan da belli. Erdoğan’ın, Türk-Kürt-Arap ittifakı dediği şey, Kürtler yedeklenebildiği oranda bölgesel dizaynda Türkiye’nin yayılmacı emelleri doğrultusunda ama ABD ile uyumlu bir şekilde daha ileriden rol almasını hedefleyen bir politika olarak gündeme geliyor.

Aslına bakarsak, bunu ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barack da söyledi. Ki Barack’ın hem Ankara Büyükelçisi hem Suriye özel temsilcisi pozisyonu, aslında ABD’nin bütün bu eksenlerde Türkiye ile beraber iş yapmasının da bir ifadesi olarak anlam kazanıyor. Ne diyor Barack? “Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye ve İsrail arasında işbirliği olacak” diyor. Bu işbirliğini niye şimdi ifade ediyor? Aslında bu bizim 2000’li yılların başında duyduğumuz Genişletilmiş Orta Doğu Projesi. Yani Hazar’dan, Orta Asya’dan, oradaki enerji kaynaklarından Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’ya, ABD ekseninde yeniden dizayndan bahsediyor. Türkiye ve İsrail’in burada rol alması meselesi var. Türkiye’deki egemenler kendilerini böyle bir sürece hazırlamak bağlamında Kürt sorununda bir ön alma ihtiyacı hissettiler. Gelinen noktada sorun şu: İktidarın hedefi bu iken sosyalistler, demokrasi güçleri “Bu süreç başlamasın, yani çatışma devam etsin, savaş devam etsin” diyebilirler miydi?

‘AİHM kararının uygulanması yeni bir hak değil ki’

– Burada araya gireyim, bu Türk-Kürt-Arap ittifakı söylemi üzerinden iktidarın çizdiği öyle sıkı bir çerçeve var ki… Tabii ki Hendek çatışmaları dönemindeki ya da 10 Ekim’deki gibi değil durum ama halen o günlerin etkisinde gidiliyor gibi de düşünüyor insan. Yapılamayan, yapılmayan ya da yapılabilir miydi acaba diye düşünülen şeyler akla gelince… Bıraktığın yerden öneri kısmına da geçebilirsin ayrıca.

Yusuf Karadaş: 27 Şubat’ta, işte ne diyorlar, bir Öcalan’ın manifestosu yayınlandı. Buna bağlı olarak PKK, tasfiye ve silah bırakma kararı aldı. Bu süreç işledi, Temmuz ayında silah yakma töreni düzenlendi. PKK kongre yapıp tasfiye kararını onayladı. Ve şimdi artık bu sürecin, yani bu örgütün bileşenlerinin, unsurlarının toplumsal ve siyasal yaşama nasıl katılacakları tartışmasının yapılması gereken yerde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne dedi? “Süreci Suriye’de kontrol altına aldığımız oranda sıra Irak’a gelecek” dedi. Şengal’i, Kandil’i ve Mahmur’daki güçleri işaret ediyordu. Yani burada silah bırakmayı tartışırken, devletin demokratik katılım, demokratik siyaset diye bir derdi yok. Tasfiye diye bir derdi var. Yani silahlı güçler bakımından. PKK’nin hangi kararı alacağı ve ne yapacağı örgüt olarak kendisini bağlardı tabii ki. Söz söylemeyi kendimde hak görmem. Ama devletin buradaki derdi, “Bunlar silah bıraksın, demokratik siyasete entegre olsunlar, demokratik alanda siyaset yapsınlar” değil. Burada tamamen bir dayatma var.

Bu süreç, 2013’teki süreçten çok farklı. Yani o gün çözüm adına neyi tartışıyorduk, bugün neyi tartışıyoruz? Bugün “çözüm” adına AİHM kararlarının uygulanmasını, işte belediyelere kayyım atanmamasını tartışıyoruz. Kürd’ün kendini yönetmesini, ana dilde eğitim talebini, anayasal vatandaşlık meselesini tartışmıyoruz. Yani kayyım atanmaması sanki demokratik bir kazanım gibi gösteriliyor. AİHM kararının uygulanması sanki yeni bir hakmış gibi sunuluyor. Böyle geri bir noktaya sürüklenilmiş durumda.

‘Yapılan ‘birlik’ çağrılarıyla bir yere varamıyoruz’

– Son bölümle birlikte önerilere de geçebiliriz. Evet, seçim belki tek ya da en önemli araç değildir ancak sonuçta önemli bir araçtır. Sosyalistlerin de seçimi de içerecek şekilde bir etkinlik yaratma, güç arttırma ve halkı sandık başına da öyle götürme imkânı yaratılamaz mı? Evet, sadece seçimle sınırlı olmayan ama geneli de kapsayan, söylendi az önce, NATO zirvesinden tutun Rojava’ya, Kürt hareketiyle de muhalefetin diğer kesimleriyle de ilişkilere varana kadar bir ortaklaşma sağlaması mümkün müdür? Ya da gerekli midir? Yoksa başka yollar mı aranmalıdır?

Yusuf Karadaş: Alper Hoca’ya şu noktada katılıyorum, bizim çok katmanlı bir siyaset örmemiz gerekiyor. Yani mesela NATO meselesinde belki CHP’nin ana bileşenleriyle hatta DEM Parti’nin ana bileşenleriyle ortak bir tutum geliştirmek çok mümkün olmayabilir. Ama asgari demokrasi ile bugün ülkede kurulmuş baskı rejiminin yıkılması bağlamında, birinci olarak en geniş demokrasi güçlerinin birliği diye bir ihtiyacımızdan bahsediyoruz. Bunun örgütlenmesi için sosyalistlerin inisiyatif alması önemli. Ama yerellerden başlayarak. Çok katmanlı dediğim şey şu: En geniş demokrasi güçlerinin birliği. Ama şöyle değil, İsmet Hocam da ifade etti, sosyalistlerin matematiksel toplamı, üç-dört partinin bir araya gelmesi değil, yerellerden başlayarak biz en genel birliği sağlayamazsak, üstteki birliğin çok fazla bir karşılığı ortaya çıkmıyor. Güçlü mücadele ve seçenek yaratmıyor merkezden kurulmuş ittifaklar. Yerelde bu partilerin ötesinde birleşebilecekler; sendikalar, emek örgütleri, meslek örgütleri, çevre örgütleri, belki tarım kooperatifleri, inanç toplulukları yani çok farklı bileşenler… En geniş bileşenleri bir araya getirmek görevimiz var. Burada sosyalistlerin özel bir rol oynaması ve çaba sarf etmesi önemli. Ama asgari hedefimiz ve ihtiyacımız; demokrasi, Kürt sorunu, laisizm bakımından saray rejiminin yıkılması ise bunun yolu da bu kadar güçlü, birleşik bir hareketin yaratılmasıdır. Bir emek meselesinde, herhangi bir işletme ile ilgili, herhangi bir çevre meselesi ile ilgili, kadın hak özgürlüğü ile ilgili her meseleye dair çok katmanlı birlikler kurabilme, mücadele yöntemleri geliştirme ihtiyacımız var. Tek bir sihirli formülümüz yok bu yönüyle baktığımızda. Bu süreci böyle bir enerjiyle işletmek gerektiğini düşünüyorum. Öyle sadece ne yapmak gerekiyor demek değil. Bunu inşa edecek bir siyaseti yerellerden başlatamadığımız müddetçe, üstten yapılan ‘Birlik gerekiyor, ortak mücadele gerekiyor’ çağrılarıyla bir yere varamadığımız ortada.

‘Erdoğan, oyun kuramasa da oyun bozuyor’

-İsmet Hocam, sizin fikriniz nedir bu birlik ve ittifak konularında? Mevcut güçsüzlüğü aşmanın yolu için çizilen çerçevelere dair ne dersiniz?

İsmet Akça: Yeni müzakere süreci dediğimiz süreç, Kürt hareketinin 2015’ten 2024’e kadar süren mevcut rejim karşısında muhalefetle beraber hareket etme zemininde bir değişiklik yarattı. O yüzden yeniden bu kadar çok konuşuyoruz Kürt hareketiyle ilişkilenme önümüzdeki dönem nasıl olacak? diye. Şimdi bir geri adam atarak, biraz tekrar pahasına ama çok hızlıca söyleyeceğim. Müzakere süreci nereden çıktı meselesinde, şahsen ben 1 Ekim 2024’te Meclis açıldıktan sonra, 5 Ekim’di galiba, yayınlanan yazımda (O günden itibaren de fikrim değişmedi), bu hamleyi tetikleyen ana dinamiğin dış dinamik olduğunu söyledim. Yusuf Hoca da çok güzel açıkladı, bölge bir yeniden dizayna giriyor. Türkiye zaten bir alt emperyalist güçtür. Türkiye kapitalizmi bu cesamettedir. Türkiye burjuvazisinin bu arzuları, ihtiyaçları sermaye birikimi açısından çoktan oluşmuştur ve uzun zamandır da Türkiye böyle bir güçtür. Alt emperyalizm hem emperyalist ana güçle belli bir uyumu hem de ondan özerkleşmeyi ve çeşitli diğer alt güçlerle rekabeti içerir. Tam da olan şey buydu. Bu bölge yeniden yapılanırken Türkiye hem bu alt emperyalist güç kapasitesinin zarar görmemesi ve bunu artırabilmek ihtiyacıyla hem de kendisi için bir güvenlik tehdidi olan Kürtlerin bölgede kendisi aleyhine güçlenmesini engellemek üzere bir dış politikanın dinamiğiyle hamle yaptı. Her dış politika meselesi -siz böyle bir büyük hamleye kalktığınız zaman- tabii ki iç siyasette onun nasıl şekilleneceğiyle de alakalıdır. Burada da hepimiz biliyoruz ki Erdoğan, kendi iktidarını uzatacak ve rejimi tahkim edecek şekilde bu süreci yürütmek istedi. Kendi iktidarını sürdürebilmesi açısından en önemli şey, topluma bir ufuk, hegemonik proje sunmakta ve buna ikna etmekte. Özellikle 2023-24’ten sonra devreye sokulan Şimşek programı dediğimiz, muazzam bir bölüşüm krizi de yaratan politikalar çerçevesinde iyice elinin zayıfladığı noktada ne yapıyor aslında? Karşısındaki güçleri dağıtıyor. Oyun kuramasa da oyun bozuyor. Bence en önemli şeylerden bir tanesi bu.

Müzakere sürecinin işlevi neydi iktidar açısından? DEM Parti’yi muhalefet blokundan koparmak ve yapılacak anti demokratik çeşitli hamlelerde nötralize edebilmek. Son bir yıla baktığımızda bu kısmen oldu. Tabii ki 19 Mart sürecinde ben de katılıyorum hem CHP’de Özgür Özel, hem DEM Parti bu kopuşa izin vermemeye çalışsa da yine de bir karşılığı oldu bence Kürt seçmen nezdinde. Ne olursa olsun en azından rejime karşı bir kitle mobilizasyonunu bir siyasal mobilizasyonu durduruldu, orada bir tampon koymuş oldu. Şimdi bunun nasıl akacağı, burada başka nelerin olacağı konusu var. Bir defa bölgesel olarak rekabet devam ediyor. Evet, Amerika, Türkiye ve İsrail’i aynı hizaya dizmeye çalışıyor. Barack zaten bunu açıkça söylüyor. “Kürtlerle de barış, o da benle aynı hizada olsun” diyor ama bir taraftan İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri hattıyla örneğin Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır hattı rekabeti de devam ediyor. Burada amiyane tabirle zemin çok kaygan, çok hızlı değişir buradaki bu geçici ittifaklar. İran’a ne yapılacağına göre değişecek mesela Türkiye’nin de pozisyonu. İster istemez değişecek. Dolayısıyla buna bakacağız.

‘Sosyalistler, Kürtleri itecek tavırlardan uzak durmalı’

Şimdi bir iç siyaset meselesi olarak baktığımızda ise bütün bu süreçte iktidarın ne yapmak istediği konusunda hemfikiriz. Kürt hareketinin ne yapacağı da çok önemli olacak. Bence bu çözüm süreci Kürt hareketinin, özellikle DEM Parti açısından, ister istemez biraz elini kolunu bağlıyor. Defaten çeşitli örneklerde de gördük. Ama şunu unutmamamız lazım. Bu uzayan süreç Kürt hareketinde çeşitli sonuçlar yaratabilir. Rejimin bu alana müdahaleleriyle bölünme dahi olabilir. Hiç bunu hafife almayalım. Sonuçta bir ulusal hareket. İçinde farklı sınıfsal aktörleri barındırıyor, farklı siyasal, ideolojik çizgileri barındırıyor kaçınılmaz olarak. Ama ben yine de şunu söyleyeyim, bu hareketin ana sütunu her zaman daha plebyen olmuştur, alt sınıflara dayanmıştır. Hareketin toplumsal tabanı önemlidir. Sosyalistlerin de atlamaması gereken bir faktördür. Kadro yapısı itibariyle de uzun on yıllardır devlete karşı mücadelenin içinde olan, daha sol-demokrat kadrolardır. Dolayısıyla iktidarın yaptığı hamlelere karşı bu tabanın dinamizmini hem yok saymamak hem de burayı güçlendirmek gerekiyor. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hani dolayısıyla böyle bir süreçte mesela CHP üzerinde bu oyun çok oynandı, “istemezükçü”, komisyona da girme, sürece de girme türünden telkinler yapıldı. Bunlar doğru yaklaşımlar değil. Çünkü Kürtler nezdinde burada bir ihtimal vardır. Yani bir negatif barış, Alper söyledi onu, ne olursa olsun barış önemli, negatif bir barış, silahların susması anlamında önemli. Kürt hareketinin de istediği şey bu zaten ama biraz eli kolu bağlandı. Bunu pozitif bir barışa çevirebilmek önemlidir. Şimdi hem komisyon sürecine hem komisyondan çıkan ortak rapor taslağına baktığımızda gördüğümüz şey şu: İktidar kendi perspektifini ve dilini tabii buraya mutlak bir şekilde dayatmaya çalışıyor. Rapor itibariyle söylüyorum; ortada bir Kürt sorunu yok, Kürt sorununun boyutlarını konuşmuyoruz, ne ana dil, ne demokrasi var. Demokrasi lafzında tamamen içi boş, laf-ı güzaf şeyler. Yusuf Hoca’nın dediği gibi kayyum atanmasın, AYM ve AİHM kararları uygulansın diye hat buraya doğru maalesef çekilmiş durumda. Dolayısıyla terör, terör sorunu ve bir kardeşlik tarihi diye bir söylemin içinde sıkıştırılmış durumdalar. Bu çok tehlikeli bir iktidar dilidir. Bence bu sürecin biraz da alamet-i farikası bu. 2013-15’ten çok farklı. İki aşamalı bir süreç tarif ediliyor. Yani önce silahlar bırakılacak her şey bitecek, ondan sonra birtakım adımlar atılacak demokrasi için. Parti olarak ‘yeni faşistleşme süreci’ diye tarif ettiğimiz bir süreçte açıkçası çok tehlikeli bir aşamalı stratejidir bu. Kürt hareketi de bence zaman zaman bunun farkına varıyor. Örneğin İmralı’ya giden heyetin tutanaklarının devlet tarafından yayımlanmaması, sonra bir gece birdenbire yayınlanmasından tutun da bu ortak raporun bu şekilde çıkmasına kadar… Şimdi bu neyi gösteriyor? Evet, negatif barış, silahların bırakılması çok önemli ama bu anlamda da Kürt hareketinin yaratıcı bir siyaset geliştirmesi gerekiyor. Sürecin hem bir pozitif barışa doğru evriltilebilmesi hem de bir demokrasi mücadelesiyle birleştirilebilmesi açısından. Yine, sosyalistlerin, Kürt hareketini rejim karşıtı cephede tutmaya ihtiyacı var ama aslında Kürt hareketinin de burada kalmaya ihtiyacı var. Dolayısıyla sosyalistlere de muhalefete de ihtiyacı var, oranın hassasiyetlerini dikkate almaya bence ihtiyacı var. Buna biraz da zorunlu, yoksa çok tehlikeli bir rejimle karşı karşıya kalır. Bunu üstten akıl verme yaklaşımıyla söylemiyorum, bu rejimin niteliğini Kürt hareketi hepimizden daha iyi biliyor sonuçta. 7 Haziran 2015’ten sonraki süreci unuttuğunu zannetmiyorum. Tabii ki bu tip çatışmalı süreçlerde ister istemez devletle, devlet güçleriyle, rejim aktörleriyle müzakere yaparsınız, bu kaçınılmazdır ama bugün bu müzakereden çıkacak olanın bir tasfiye değil de barış ve demokrasi açısından kazanım olabilmesi, aynı zamanda Kürt hareketinin suyun bu tarafında durmasıyla mümkün. Şimdi bu da aslen Kürt hareketinin yapabileceği bir şey ama sosyalistlere de düşen Kürt hareketini tam da iktidarın istediği gibi itecek tavırlar ve söylemlerden kesinlikle uzak durmaktır. Ama sadece bu pasif davranış değil, aynı zamanda da pozitif anlamda bunu mümkün kılacak hamleleri yapabilmektir.

– Nasıl hamleler örneğin?

Ezberim yok, bunlar karşılıklı yapılabilecek şeyler. Örneğin komisyona katılmak doğru bir karardır. O komisyonun ne olduğunu, iktidarın buradan ne murad ettiğini bilip yine de katılmak doğrudur. Tabii ki dostça eleştiriler de olacaktır. Şöyle düşünüyorum, Kürt hareketinin bugün kendisine sunulan müzakerenin iki ana tarafı, devlet de Öcalan da bir hat tarif ediyor sonuçta. Bu hatta içkin olan ve demokratik siyasetin içerideki mücadele ayağını öteleyen ketleri kırabilmek gerekiyor. Örneğin, bugün komisyonun son raporunun karşısında, “Ya bu Kürt meselesidir” demek gerekiyor. Bu bence DEM Parti’nin elini de rahatlatacak hamledir. Gücümüz oranında, tabii ki sosyalistlerin gücü de ortada.

Kapitalizmin karşı devrimci hamlesi ve ‘yeni faşistleşme süreci’

– Sosyalistlerin ortak raporunun oluşturulması gibi bir hamleden mi söz ediyorsunuz? Ortak siyasal yönelim ihtiyacına dair ne söylersiniz?

İsmet Akça: Ortak rapor olmasa da ortak siyasal yönelim önemli bence. Kürt hareketinin de iktidarın çekmeye çalıştığı suyun öteki tarafına geçmemesi önemli. Tekrar söyleyeyim, bu dışarıdan akıl verme değil. Kürt hareketinin deneyimi vardır. Bu rejimi de gayet iyi tanımaktadır ama ister istemez müzakere sürecinin getirdiği birtakım kısıtlar vardır. Bu kısıtları bazen kırmak o kadar da kolay değildir. Bir de artık çok ciddi bir jeopolitik boyutu olan bir meseleden bahsediyoruz. Yani Kürt hareketi açısından mesele sadece Türkiye değildir. Kürt hareketi birkaç ülkedeki pozisyonu üzerinden değerlendirmelerini yapıyor. O yüzden bizim için Türkiye’de çok öncelikli olan bir şey, Kürt hareketi için daha ileri bir tarihe atılabiliyor. Yani bu tip stratejik tercihler yapılabiliyor. Bizim bunları da gören ama Kürt hareketini muhalefette tutan bir yerden konuşmamız gerekiyor.

Bugün ne yapılmalı sorusuna gelirsek. Kimsenin ahkam kesecek bir durumu yok ama biz TİP olarak da o fikirlerin oluşumuna da katkı sunan biri olarak da bir tespitte bulunuyoruz. Dünya özellikle 2008’deki kapitalizmin küresel krizinden itibaren, en geniş anlamıyla sol toplumsal muhalefet dalgası Avrupa, Amerika ve Latin Amerika dâhil olmak üzere (Türkiye’de de Gezi’dir bu) aslında bir alternatif koyamadı ve buradan gelen yenilginin cevabı karşı devrimci yeni bir hamle oldu. Bunu ‘yeni faşistleşme süreci’ olarak tarif ediyoruz. Bizim buna karşı mücadele zeminlerimizi güçlendirmemiz lazım. Sihirli formül söyleyemeyiz ama en azından Türkiye açısından çok kritik olan mücadele alanlarında halkın özneleşebileceği cephesel zeminleri yaratabilmektir. Daha rahat anlaşılır olsun, ezber diye değil ama bir yoksulluk meselesini bizim örgütleyebilmemiz gerekiyor. Çeşitli mücadele zeminleri kurabilmemiz, eğitim alanındaki hem ideolojik hem de muazzam sınıfsal eşitsizliği politikleştirebilmemiz gerekiyor. Yani bunlar iktidarın, rejimin aynı zamanda zayıf noktaları olduğu için… Kendisini anti Amerikancı söylemle, güya anti-İsrailci söylemlerle kuran ama ne diyelim iliklerine kadar emperyalizmle iş tutan, iliklerine kadar alt emperyalist ilişkilerin ve güç arayışının içinde olan ve İsrail ile ticareti hiçbir zaman kesememiş, bu iktidara karşı, örneğin, evet Alper de dedi, NATO zirvesine giderken bir birleşik mücadele cephesini kurabilmemiz gerekiyor. Öncelikli alanlar olduğu için söylüyorum, bu alanlarda kolektif ortak mücadeleyi örgütleyebilirsek özellikle halkı özne hâline getirebilirsek… Çünkü maalesef yani müesses nizam muhalefeti olarak CHP de ister istemez bu tip mobilizasyonları soğurup, 19 Mart sürecinde de gördük, kendi bildiği yola sokabiliyor. Sosyalistlerin belki toplumsal ya da seçmen gücü zayıf olabilir ama bu becerisi bence yüksektir. Bunu yaratabiliriz. Siyaset aritmetik değildir, geometrik sıçramalar mümkündür. Tarih de bize bunu böyle gösterir. Bu perspektifle bu tip mücadele zeminlerini örmemiz lazım. Ondan sonrası kaçınılmaz olarak seçim, yani benim yine 2024’ten beri 2027 sonbaharında olur diye tahmin ettiğim seçim… Oraya doğru giderken seçimin yaratacağı o kitle mobilizasyonunu da seçim ittifakları meselesini de tabii ki ayrıca konuşuruz. Onu da önemsizleştirmeden ama oraya giderken yapmamız gereken işler var. Ne diyelim biraz et but tutmamız, güçlenmemiz gerekiyor.

‘Geniş koordinasyonlar kurabiliriz’

-Alper Hocam şimdi en son sözü size vereceğim ama siz zaten öneri kısmını kendiliğinizden yanıtlamaya başlamıştınız. Yine de sorayım, söylenenler ışığında ekleyecekleriniz var mı?

Alper Taş: Her iki arkadaş da söyledi, bu birleşik muhalefet, birleşik hareket bağlamında ne yapılabilir? Kavramsal olarak Yusuf’un da dediği gibi, çok katmanlı bir zemin inşa etmemiz lazım. Yani bunun tek bir formu olamaz. Hepimiz bir birleşik parti yaratacağız desek bugün için mümkün görünmüyor. Örnek veriyorum, Haziran Hareketi gibi bir cephe kurmak gibi tek bir form üzerinden yürüyebilecek bir süreç gözükmüyor. Koordinasyonlar kurabiliriz ama geniş koordinasyonlar… Fakat bir toplumsal ittifak oluşturmaya öncelikle ihtiyacımız var. Seçim zamanı seçim ittifakı konuşabiliriz, yapabiliriz de esasen. Ama esas olan toplumsal ittifak, toplumsal mücadele alanlarının birleştirilmesi meselesidir. Örneğin şimdi sermaye birleşiktir ve birleşik olarak saldırıyor. Ama birleşik bir emek hareketi yok. Birleşik bir gençlik hareketi yok. Birleşik bir kadın hareketi yok. Ekoloji hareketleri çok yaygın ama birleşik bir ekoloji hareketi yok. Merkezi yok veya örgütü yok. Bu mücadele alanlarının da birleştirilmesi gerekiyor. Bunun dışında, mahallelerde, iş yerlerinde birleşik, güçlü mücadele alanları yok. Eskiden örneğin şu siyasetin şu mahallede bir gücü vardı. Şu iş yerinde sol, devrimciler güçlüydü vb. Yani yaşam alanlarında kendini hissettirmesi vardı. Ya şimdi, kimin neyi kaldı? Umutsuz olduğum için bunları söylemiyorum. Ama kimin neyi kaldı gerçekten de? Mahalleler, iş yerleri, okullar, üniversiteler? Şimdi doğal olarak bu noktada aşağıdan kurulabilecek birleşik mücadele zeminlerine de ihtiyacımız var. Bu konu çok önemli bir konu ama belki ayrı bir gündem yapıp konuşmak lazım.