SÖYLEŞİ: SERPİL İLGÜN

2026 yılına henüz giriş yapılmıştı ki, 3 Ocak’ta emperyalist kapitalist sistemin artık kendi belirlediği normlara da uymayacağı kanısını pekiştiren bir hamle yaptı ABD. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu eşi Flores’le birlikte evinden kaçırarak tutsak aldı. Dünya bunun şaşkınlığı yaşarken, 6 Ocak’ta bu kez Suriye’deki Colani yönetimi Kürtlere ağır bir saldırı başlattı.
HTŞ ve SDG arasında 10 Mart 2025 anlaşmasının maddeleriyle ilgili görüşmelerin sürdürüldüğü bir anda Halep’in Kürt ve Süryani mahallerine başlatılan saldırı ilerledikçe, yeni bir katliam endişesi de büyüdü. Ve Kürtler dünyanın dört bir yanında katliam riskine karşı güçlü tepkiler ortaya koydu.
Ulusal birlik ve ulusal tepki olarak okunan Kürtlerdeki bu ortaklaşmaya karşılık; Türkiye’deki çoğu ulusalcı-laik muhalif çevrelerin de dahil olduğu kapsamlı ırkçı-milliyetçi reaksiyon ve medyaya da yansıyan zafer havası, derin bir duygu kırılmasına yol açtı.
Şam saldırısı,SDG’nin Kuzey ve Doğu Suriye’deki hakimiyetinin yaklaşık dörtte üçünü yitirdiği 29 Ocak ateşkes ve entegrasyon anlaşmasıyla sona erdi. “Kürtler kaybetti” söyleminin yaygınlığı ve ağırlığı sürerken, 13 Şubat’ta başlayan Münih konferansında SDG heyetinin, Şam heyetiyle aynı masada yer alması, Kürtler aleyhindeki havayı terse çevirdi. Zira, Münih’teki konferans, Rojava’nın meşruiyet belgesi olarak değerlendirildi.
HTŞ ve SDG arasında 29 Ocak anlaşmasının siyasi ve askeri maddelerindeki pek çok belirsizlikle ilgili görüşmeler, ABD’nin İran’a her an saldırabileceği bir atmosferde devam ederken, ‘TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor da oy çokluğu ile kabul edildi.
Suriye’deki Kürt sahasında ocak ayında yaşananları ve Türkiye’deki sürecin gidişatını konuşmak için, Doç. Dr. Arzu Yılmaz’a başvurduk.
-HTŞ’nin 6 Ocak’taki saldırısıyla başlayan, 29 Ocak’ta ateşkes ve entegrasyon anlaşmasına varan süreci anlayabilmek için bandı ne kadar geriye sararsınız? SDG cephesinde elinde tuttuğu alanlar için iyimser bir hava söz konusuyken, nasıl oldu da iki hafta gibi bir sürede bu hava dağıldı ve Kürtler öz sınırlarına çekilmek zorunda kaldı?
8 Aralık 2024’e, yani Esad rejiminin düştüğü momente saracağız bandı. Çünkü bugün artık ortaya çıktığı üzere, Rojava yönetimi HTŞ güçlerinin Şam’a bir operasyona kalkışacağı bilgisini birkaç gün önce almıştı. Rojava yönetimi için HTŞ’nin Şam’a yürümesi ve Esad’ı düşürmesi görece bir sürpriz sayılmazdı. Fakat Rojava yönetimi, bu operasyona taraf olmamayı tercih etti ve bir “bekle-gör” pozisyonu aldı. Bu pozisyon HTŞ’nin, Şam üzerinden Suriye’de bir mutlak egemenliği sağlayamayacağı varsayımına dayanıyordu. O dönemde sahada olan herkes bunun mümkün olmadığını zaten görüyordu. Şam yönetiminin Dürzilere, Alevilere yaptığı katliamlar, bu kapasiteye sahip olmadığının başka bir göstergesiydi. Fakat günün sonunda, Şam yönetimine en başta ABD olmak üzere dışarıdan alınan meşruiyetle, içerideki meşruiyet eksikliği paranteze alınıp yola devam edildi.
Görebildiğim kadarıyla, Rojava yönetiminin o bekle-gör pozisyonunu değiştirme ihtiyacını hissettiği an, Colani’nin önce eylülde New York’ta BM toplantısına katılması, hemen ardından ekimde de Washington’a kabul edilmesiydi. Rojava yönetimine yöneltilen, yanlış siyasi analizler yaptıkları ya da ortaya çıkan tabloyu doğru okumadıkları yönündeki yoğun eleştirileri bu arka plan üzerinden okumanın daha doğru olacağını düşünüyorum.
Zaten 10 Mart 2025’te yapılan anlaşmayla SDG aslında, Şam’la entegrasyonu reddetmeyen ama bunun mümkün olmasını sağlayacak koşulları müzakere etmeyi de prensip olarak kabul eden bir pozisyon almıştı. Bu konuda SDG hiçbir zaman “biz masaya gelmiyoruz” demedi. Ayrıca, SDG ile görüştüğü durumda Şam da bir bekle-gör durumundaydı. Aslında 4 Ocak’ta bir uzlaşmaya da varılmıştı. Hatta Rojava yönetiminin bazı siyasi ya da askeri aktörleri, bu uzlaşmanın maddelerini basın üzerinden kamuoyuyla da paylaşmıştı.
-Uzlaşı bu kadar yakınken ne oldu da süreç çatışmaya dönüştü?
Orada konjonktürel ve yapısal olanları ayırt ederek bir analiz yapmak gerekiyor. Birincisi şu; bugün Trump yönetiminin işleri yürütme biçimini bir netliğe kavuşturmadan mevzuları anlayamayız. Çünkü sorumlu kurumların tümüyle karar alma süreçlerinden çıkarıldığı, merkezinde Trump’ın ve dostlarının olduğu bir yapı söz konusu.
-Dostlarından kastınız?
Damadı Jared Kushner, Ortadoğu temsilcisi Steve Witkoff ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack. Bu kadar, dördüncüsü yok. Amerikan pozisyonunu anlayabilmek için, Trump yönetiminin sorumlu ve yetkili kurumları tümüyle karar alma süreçleri dışına çıkaran bir iş yapma biçimi olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Bu faktör, burada şöyle işledi: Rojava yönetiminin 4 Ocak’ta basına “anlaşma yapıldı” diye bilgi sızdırdığı aşamada iki şey oldu: Birincisi, toplantı sonlandırıldı ve bunu Şam yönetimi de inkâr etmedi. Bu 4 Ocak’ta oldu. 5 Ocak’ta Erdoğan ile Trump görüştü, 6 Ocak’ta da Halep’te çatışma başladı. Dolayısıyla bugün artık Trump-Erdoğan arasında Halep bağlamında bir trafiğin işlediğini net olarak söyleyebilecek durumdayız. İkinci olan şey; 5 Ocak’ta İsrail ve Suriye yönetimleri Paris’te görüşme yaptı. Çok açık bir şekilde İsrail’in Suriye’nin güneyindeki askeri ve siyasi nüfuz alanının Şam tarafından onay gördüğü, İsrail’in kendi çıkarlarını konsolide ettiği bir aşamada, Suriye’nin kuzeyinde de Türkiye’nin benzer bir konsolidasyona gitmesine göz yuman bir pozisyon alındı. Mazlum Abdi’nin Münih Konferansı sırasında Amargi’ye verdiği söyleşide “Amerika, hayal kırıklığı yaratan kötü bir yönetim ortaya koydu” diye nazikçe ifade ettiği mevzuyu böyle okuyorum.
Burada göz önünde bulundurulması gereken bir başka konjonktürel açı, Suudi Arabistan’ın pozisyonu. Birleşik Arap Emirlikleri ile içine düştüğü uzlaşmazlık ve gerginlik anında, konjonktürel olarak kendi çıkarları açısından Türkiye’yi karşısına almasının çok rasyonel olmadığı bir momentte, üstelik İsrail, Suriye ve Amerika da anlattığım çerçevede zaten anlaşmışken, Suudi Arabistan da karşı çıkan bir pozisyon almadı. Şunu da eklemek durumundayım; “Trump ve dostları arasında süregelen bir karar alma mekanizması var” argümanını destekleyen en önemli veri, ABD Ortadoğu Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) pozisyonu. Malum, IŞİD hapishaneleri en başından beri ABD’nin birinci önceliği durumundaydı. CENTCOM’un bile sahada dengelerin SDG’nin aleyhine değiştiği momente ne kadar hazırlıksız olduğu, IŞİD’lilerin tutulduğu hapishanelerin kontrolünün kaybedilmesiyle ortaya çıktı.
İsrail-Şam anlaşması zamanlamayı tayin etti
-Paris’te ABD arabuluculuğunda yapılan İsrail-Şam anlaşması için, “bu anlaşma yapılmasaydı, Türkiye destekli Şam güçleri SDG’ye karşı harekete geçemezdi” yorumları yapıldı. Ne söylersiniz?
Ben olayı öyle kurmuyorum. Mesele şu; Yeni Suriye’nin Irak’ta olduğu gibi Amerikan garantisiyle değil, bölgesel ülkelerin mutabakatı ve herkesten önce İsrail ile Türkiye’nin uzlaşması üzerinden kurulacağı bir veriyken; Türkiye’nin PKK ya da Rojava ile çatışmalı durumda olması, bu planlamayı engelleyen, zorlaştıran bir faktördü. Günün sonunda, hem Kürtler hem de Türkiye bu master plana onay vererek, süreç bağlamında bir uzlaşma zemini üzerinden bunu mümkün kılacak bir anlaşmaya varmışlardı.
Ama süreç bağlamında olması gereken, Ankara’nın Şam’la Qamışlo arasında uzlaşmayı kolaylaştıran bir pozisyon almasıydı. Ama onun yerine Türkiye bunu bir uzlaşmayla değil, Şam’ı kışkırtma yoluyla yapmayı tercih etti. Çünkü Türkiye’nin hedeflediği şey, oradaki özerklik yapısını tümüyle tasfiye etmekti. Ama gücü SDG’yi Deyrizor ve Rakka sahalarından çıkarmaya yetebildi. Dolayısıyla, İsrail ile Suriye’nin anlaşması sadece zamanlamayı tayin etti.
Tümüyle tasfiyenin önüne diplomasiyle geçildi
-29 Ocak anlaşmasına gelirsek; aslında çatışmaların şiddetini arttırdığı günlerde Colani, SDG’ye 18 Ocak’ta 14 maddelik bir ateşkes metni dayatmıştı. 29 Ocak anlaşması bundan 10 gün sonra yapıldı. Anlaşmanın siyasal, ekonomik, coğrafik olarak 10 Mart’ın gerisinde olmasına “Kürtler kaybetti”, “bu anlaşma bir teslimiyettir” “Kürtler sahada kazanır ama masada kaybeder” gibi tepkiler verildi. SDG Genel Komutanlık üyelerinden Sipan Hemo, eleştirilere “teslimiyet değil, diplomatik kazanım” yanıtını vermişti. Sizin değerlendirmeniz ne?
Bu anlaşmanın iki ayağı var: Entegrasyon ve ateşkes. Aslında ana hedef tümüyle SDG’nin ve özerk yönetimin yapılarını tasfiye edilmesiyken, bunun da Alevi ve Dürzi katliamı benzeri bir sonuç doğurması yüksek bir ihtimalken, SDG için anlaşmayı mümkün kılan temel motivasyon ateşkes sağlanmasıydı. Rojava bunun önüne savaşarak geçmedi, zaten bunu yapamazdı. Bunun önüne diplomasiyle geçti.
Bununla birlikte, bu anlaşma hâlâ ateşkesin kalıcılığını garanti edebilecek bir aşamada değil. Anlaşmanın özü ateşkes ama hedefi, ateşkesi entegrasyonu sağlamak için bir zemin olarak kullanmak. Ayrıca, üzerinden 20 gün geçmesine rağmen anlaşmanın resmi metnini tam olarak bilmiyoruz. Bu, entegrasyonun nasıl olacağı konusunda henüz ayrıntılarda mutabakat sağlanmadığını gösteriyor.
Diğer yandan, 29 Ocak’tan bugüne yaşanan gelişmeler, bu anlaşmanın hayatta kalmasının, çökmesinden daha yüksek bir ihtimal olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, her ne kadar resmi ataması biraz zorlamayla olsa da Hasekê valisi atandı ama savunma bakan yardımcısı henüz atanamadı. Yine, başta SDG güçlerinin Şam tugaylarına tümen olarak entegrasyonu konuşulurken, bugün SDG güçlerinin tugaylar olarak entegre olacaklarını öğreniyoruz. Veya YPJ konusu ucu açık bırakılmıştı; şimdi Rojava yönetiminden yapılan açıklamalardan öğreniyoruz ki, SDG’nin oluşturduğu her bir tugayın içerisinde, bir tümen olarak YPJ varlığını sürdürecek. Ya da Kürtçe eğitim konusu, bir resmi dil olarak kabul edildiğine dair o ilk aşamada paylaşılan bilgilerde bir veri bulunmazken, bugün bu konunun müzakerelerde öncelikli bir madde olduğunu anlıyoruz. Yani entegrasyon hâlâ müzakere ediliyor.

-Garantörlüğün olmaması da anlaşmanın zayıf tarafı olarak gösterilmişti.
Bu, ben de dahil anlaşmanın hemen ertesinde 30 Ocak’ta konuya ilişkin yorum yaparken eleştirdiğimiz konulardan bir tanesi. Amerika ve Fransa’nın bu anlaşmaya varılmasında oynadıkları yapıcı ve arabulucu role rağmen anlaşmaya garantör devletler olarak imza atmamalarını eleştirmiştik ama dediğim gibi, öğreniyoruz ki taraflar da detaylarda anlaşamadıkları için henüz o anlaşmaya imza atmamış.
Ben anlaşmanın, ateşkesin sağlanmış olması, SDG ve Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kırmızı çizgilerinin netleşmesi ve netleşen bu kırmızı çizgilerin kabul edilmesi yönüyle önemli olduğunu düşünüyorum. Entegrasyon bağlamında ise, süren müzakerelerle şekillenmeye devam eden bir anlaşma görüyorum. Bununla birlikte, taraflarca madde madde ayrıntılandırılıp altına imza atılsa bile, varılan anlaşma ve uygulamaya geçirilen hali bir anayasal güvenceye kavuşmadan “bu iş bitti” diyemeyiz.
Varılan yer, ayrışmış bir yan yana yaşam
-Peki, “bu iş bitti” aşamasına gelene kadar Kürtler diken üstünde mi yaşayacak? Diğer yandan Colani, İslami referanslarla bir devlet kurma arzusunu saklamıyor. Buna karşılık başkaca farklılıklar bir yana, Kürtler sekülerliği, kadın-erkek eşitliğini merkezine alan bir anlayışa sahip. Bu iki birbirine zıt anlayışın “entegrasyonu”, özellikle de ABD’nin Suriye’den tümüyle çekileceği haberlerinin de geldiği şu günlerde, bir çatışma olmadan nasıl sağlanacak?
Bu önemli bir soru. Sorarken değindiniz, Kuzey Doğu Özerk Yönetimi bir Kürt yönetimi değil, Kürt, Arap çok etnikli, çok dinli, o farklılıkların hepsini askeri ve idari yapısını yansıtan bir yönetim modeliydi. Literatürdeki entegrasyonun karşılığı bağlamında bir pratik vardı orada. Geldiğimiz aşamada ne oldu, o yapı ortadan kaldırılarak sadece Kürtlerden ibaret bir askeri ve idari yapının önü açıldı.
Fakat “tek devlet, tek ordu, tek millet” mottosuyla yola çıkan ve Rojava’yı ayrılıkçılıkla suçlayan Şam’ın ve onu destekleyen Türkiye’nin bu bir yıllık yolculukta vardıkları istasyon, sözünü ettiğim bağlamda bir entegrasyonun değil, ayrışmanın fotoğrafını ortaya çıkardı.
Geldiğimiz aşamada, ayrışmış bir yan yana yaşamın mümkün olabileceği bir durum ortaya çıktı. Irak, bu ayrışmış yan yana yaşam bağlamında önemli bir örnek. 2005’ten beri herkesin kendi bölgesinde kendi işini gördüğü ama bunun anayasal güvenceye kavuşturulduğu ve ABD’nin sahada tarafların çatışmasının önüne geçecek bir askeri ve siyasi pozisyonda olduğu Irak’ta, sorun yaşanmadan bugüne kadar gelindi. Ama bu halin Suriye’de ABD’nin yokluğunda bir çatışmaya mahal vermeden sürdürülebilmesi, yeni Suriye’nin inşasının havale edildiği İsrail ve Türkiye’nin alacakları pozisyona bağlı olacak.
Türkiye makas değiştirmedi
– “Asıl hedef SDG’nin tam tasfiyesi” dediniz. SDG’yi tehdit olarak gören ve operasyon olasılığını sık sık dillendiren AKP-MHP iktidarının 29 Ocak anlaşmasıyla ilgili açıklamaları genel olarak, “Ankara durumdan memnun” diye değerlendirildi. Doğru mu sizce? Böyle ise, bu Türkiye’nin “Rojava’da Kürtlerin bir statü elde etmemesiyle ilgili stratejik hedefinde bir politika değişikliğine gittiğini mi gösterir?
Yanıtı, TBMM’nin süreçle ilgili komisyonunun raporu veriyor. Okuduğumuzda Türkiye’nin stratejik hedefinde hiçbir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Türkiye’nin stratejik hedefi net: Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarının tasfiye edilmesi. Ama bu stratejik hedefini gerçekleştirmenin sınırları var. Türkiye, Halep’te anlatmaya çalıştığım konjonktürü ve Trump yönetim yapısının kendisine sağladığı fırsatları kullanarak, bu stratejik hedefindeki sınırları yeniden test etme hamlesi yaptı ve o hamlede bu sınırlar netleşti. Yani Türkiye pozisyonunu yeniden güncelledi. Bu bir makas değişikliği anlamında gelmiyor. Yapabileceklerinin sınırlarını test etti.
Münih, siyasi meşruiyet göstergesi
-“SDG kaybetti” havası ağırlığını korurken, 13 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’ndan SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun aynı masada yer aldığı fotoğraf basına düştü. Tom Barrack da fotoğrafı “bin kelimeye bedel bir fotoğraf” notuyla paylaştı. “29 Ocak anlaşmasının Rojava açısından güvence sağlayan bir aşamada olmadığını” söylediniz. Almanya’da bu fotoğrafın verilmiş olması bu duruma ne ölçüde etki etti? Kürtler açısından Münih’in önemi ne oldu?
Önemi şu; Rojava yönetimi, 15 yıldır IŞİD’e karşı gösterdiği askeri başarılar nedeniyle askeri yetkililer tarafından muhatap alınmakla birlikte, siyasi bir meşruiyet kazanamamıştı. Münih Konferansı, Rojava yönetiminin siyasi meşruiyet kazanması bağlamında ilk ve sembolik anlamı oldukça güçlü bir göstergedir. Bazı yorumcular, örneğin YPG’li ya da YPJ’li yetkililerin Fransa’da kabul edildiğini söylüyor, evet ama hiçbir zaman Münih Konferansı ölçeğinde açık bir diplomasi çerçevesinde siyasi bir muhataplık olmamıştı. Dolayısıyla bu konferans, Kürtlerin nihayet makus talihini yenip, savaş sahasında kazandıklarını masada da kazanma yeteneğine kavuştuğunu göstermesi anlamında önemli bir göstergeydi.
Tom Barrack’ın fotoğrafa verdiği tepkiyi ise, ABD’nin 2011’de iç savaş çıktığından beri Suriye sahasındaki çelişkili, ikircikli politikalarının bir başka göstergesi olarak okumak pekâla mümkün.
-Nasıl bir gösterge?
Yıllardır söylerim, ABD’nin bir Kürt politikası yoktur ama ABD’de “Kürtlerin dostu” politikacılar vardır. Ve biz geçtiğimiz 15 yılda ABD’nin Kürt politikasının yokluğuyla, ABD’de ki “Kürt dostu” politikacılar arasındaki uçurumun boşluğundan kaynaklanan gel-git’leri çokça yaşadık. Bunun en bariz örneklerinden biri 2019 momentiydi.
-HTŞ saldırısı sürecinde de sesleri çok duyulan bu “Kürt dostları”nın Rojava’ya destek atan tutumlarının altında ne var?
Elbette bu politikacılar Kürdün kaşına gözüne hayran oldukları için bunu yapmadılar. ‘Kürt dostları’nın ortaya çıkması, ABD’nin Ortadoğu ya da spesifik olarak Suriye politikasında, politika yapıcılar arasında bir uzlaşma olmamasından kaynaklanıyor. ABD devletinin izlediği politikaya itiraz edenler, Kürtlere destek üzerinden bu itirazlarını bir bakıma görünür kılma imkanına kavuşuyorlar.
Kürtler Rojava’yı onur meselesi olarak gördü
-Cihatçıların Rojava’ya doğru ilerlemesi yeni bir katliam endişesi içine giren Kürtleri, dünyanın dört bir yanında deyim uygunsa ayağa kaldırdı. ‘Kürt uluslaşması’, ‘özneleşme’ ya da “Kürtler nihayet arzu edilen birliği gerçekleştirdi” şeklinde yorumlanan tepkileri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürtlerde, diasporayı da içine alan ölçüde ortaya çıkan tepki iki hat üzerinden analiz edilmeli. Birincisi, aşağıdan yukarıya, tek tek insanların herhangi bir ideoloji veya parti aidiyetinden bağımsız, Kürt olma ortak paydası üzerinden hareket etmesi. İkincisi ise, Kürt siyasi aktörlerin gösterdiği tepkiler. Birincisiyle geçtiğimiz 15 yılda birçok kez karşılaşmıştık ama bu kez şöyle bir şey oldu; Kürtler bunu Rojava’nın, dolayısıyla Kürtlerin tümüyle tasfiyesi olarak okudular. Daha önce Efrin’e saldırı olduğunda da tepki ortaya çıktı ama saldırı Efrin’le sınırlıydı ya da Serêkaniyê ile sınırlıydı. Veya referandum, sonuçta yapıldı, Güney’de birçok alan kaybedildi ama Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KYB) yerinde kaldı. Burada Rojava’nın tümüyle tasfiyesi hedefi faş olduğu durumda ve ödenen bedeller de ortadayken, Kürtler bunu bir onur meselesi olarak gördüler. Bakın, 15 yıl içinde orada resmi olarak 12 bin, gayri resmi olarak 15 bin insan öldü. Bu çok ciddi bir rakam. DEM Parti Suruç’taki eylemde “Rojava vicdandır” diye bir pankart açmıştı, doğru bir pankarttı, evet Rojava dünya için bir vicdan meselesi olabilir ama Kürtler açısından bir onur meselesi oldu. Siyasi hatta ise, KBY’nin gösterdiği tepki sürprizdi.

Barzani sıranın Güney’e geleceğini gördü
-Özellikle Mesud Barzani’in ortaya koyduğu çaba dikkat çekti, ne dersiniz?
Evet, Mesud Barzani’nin tepkisi görece sürpriz sayılabilir. Hakan Fidan’ın yaptığı açıklamalarda da netleştiği üzere, Rojava hallolduktan sonra, Güney’in hedefleneceği açıktı. Barzani, ABD’nin Rojava ile ilgili “senle işimiz bitti” pozisyonunun, yarın öbür gün Irak Kürdistanı için de geçerli olma potansiyelini görerek, pozisyon aldı. Bu bağlamda en son gelişme ise şu; El Kaide’nin Arabistan Emiri, daha iki gün önce Çin’i hedef alan bir açıklama yayınladı. Bu ilk kez oluyor.
-Bu ne anlama geliyor?
Açık ki, ABD hedefine İran’ın Ortadoğu’daki Şii yapılanmasını koyduğu bir dönemde, Sünni bir aks oluşturmaya çalışıyor. Kürtlere ne teklif edildiğini bilmemekle birlikte, ortaya çıkan bu yeni Sünni-Şii fay hattını bölgesel ölçekte oluşturma planlarına karşı ve ABD’nin Rojava karşısındaki siyasi tasarruflarını aynı zamanda Irak Kürdistanı konusunda da gelecekte olması muhtemel bir senaryo olarak okudu Güney siyaseti. Rojava’yla da bir anlayış birliği içinde “biz bu Sünni Şii fay hattının bir tarafı olmuyoruz, bu planlamalara mesafelenerek birlik yoluyla olası maliyeti minimize etme yoluna giriyoruz” şeklinde bir stratejik planlama ve aklına dayanan bir pozisyon aldı.
-Tepkileri Nû Medya’da değerlendirirken, Hamit Bozarslan’a atıfla “Kürt siyasal alanı genişliyor ama genişlediği ölçüde de Kürdistani merkez oluşuyor” dediniz. Kürdistani merkez neresi? Bu merkezin siyasal, sosyolojik, jeopolitik nasıl bir karşılığı var?
Kürdistani merkez, sözünü ettiğim strateji anında kristalize olan ve ortaya çıkan bir merkez. Dolayısıyla jeopolitik olarak şunu kastediyorum; Ortadoğu’ya baktığınızda bugün artık Suriye Kürdistanı sahası ile Irak Kürdistanı sahası, Kürdi bir siyasi direnç noktası olarak, sınırları netleşmiş bir alan olarak ortaya çıktı. Bunu görmek gerekiyor.
Sosyolojik olarak, bu sahanın dışında kalan Türkiye ve İran Kürdistanı halklarını, aynı zamanda diasporadaki Kürtleri de içine alıyor ki, bunların sayısı 10 milyonları buluyor.
Kürdistani merkez olmanın bir üçüncü boyutu da, Kürt siyasi aktörlüğü. Bu aktörlük çerçevesinde de mekân olarak Erbil’in, şu aşamada siyasi temsiliyetinde de Mesud Barzani’nin öne çıktığı bir durumla karşı karşıyayız.
Suriye’de istikrar olmayacak
-İstikrar, entegrasyon kavramları, Suriye’nin fiziki inşası, yeraltı zenginliklerinin işletilmesi için ABD, Batı, Türkiye ve elbette Körfez sermayesi de bolca dile getiriliyor ama Tom Barrac daha birkaç gün önce Suriye’de hatta Ortadoğu’da barışın imkânsız olduğunu söyledi. Bu ikili söylemin nedeni ne?
Çünkü bir entegrasyon, istikrar olmayacak, bunu o da biliyor. Anlayabildiğim kadarıyla, ABD’yi yönetenler ve ABD’ye göre politikalarını ve pozisyonlarını revize eden tüm aktörler, Trump dönemi ile sınırlı bir pozisyon alıyorlar. Kaldı ki kasımda ABD’de ara seçimler var. ABD medyasını takip ettiğimde görüyorum ki, ara seçimlerde çoğunluğu kaybederse, temsilciler meclisinde azledilebilir.
Velev ki devam etti, gücü az olan aktörler mevcut olanı koruma pozisyonu alırken, güçleri olan ya da gücünü mübalağa eden, gücü ölçüsünde “ne kapsak kârdır” diye hareket ediyor.
-ABD’nin İran’a saldırı olasılığı, müzakerelere rağmen azalmış değil. İran gibi bir ülkeye saldırının sonuçlarına burada yer veremiyoruz ancak işaretler ne gösteriyor, İran’a saldırı olacak mı?
Papatya falına döndü ama ben İran’a büyük bir operasyonun yakın bir zamanda hayata geçeceğini düşünüyorum. Zamanlamayı uzatan tek şey, bunu bir bölgesel savaşa dönüşmeden İran’la sınırlamak ve bir güç boşluğu bırakmadan yerini alacak aktöre dair hazırlık yapmak olsa gerek. Ve hiç işe yarayacağını düşünmemekle birlikte Rıza Pehlevi’nin bu pozisyona hazırlandığını Münih Konferansı’yla görüyorum.
-Bölgesel savaşa evrilmemesi ne kadar mümkün?
Bir kere Irak’a sıçraması kaçınılmaz görünüyor ama bölgesel ülkelerin alacağı pozisyonlar da önemli olacak. Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, kuzeyde Azerbaycan… bütün bölgesel aktörlerle mutabakatla hareket edilirse ve bölgesel aktörler bunu kendi aralarındaki güç mücadelesi için bir fırsat olarak değerlendirmezse, İran’la sınırlı kalabilir ama Ortadoğu’da risksiz hiçbir senaryo yok.
Devlet için, barış stratejik bir hedef değil
-Değindiniz, 29 Ocak SDG-Şam anlaşmasının hemen akabinde Hakan Fidan sıranın Irak’ta olduğunu söyledi. Süreç bağlamında da eleştiri alan Fidan sıranın Irak’ta olduğunu söyleyerek ne mesaj verdi?
Bu, Hakan Fidan’ın bugünkü konjonktüre bakarak söylediği bir şey değil. Bunun arkasında, 1945’e kadar götürebileceğimiz Türkiye’nin Mîsâk-ı Millî sınırlarını genişletme hedefi/arzusu üzerinden meşrulaştırılan bir devlet aklı var. İkincisi, bu tarihsel arka plana sahip Mîsâk-ı Millî hedefi için, Rojava ve Halep bağlamında ortaya çıkan fırsat anını, Trump döneminde kullanmak gibi bir refleksle hareket edildiğini görüyoruz. İran’ın da hedefte olduğu bir durumda, Erbil üzerinde de bir baskı yaratma söz konusu olabilir.
Fidan’ın, “Şengal, Mahmur, Kandil” derken Türkiye iç kamuoyuna seslenerek, PKK üzerinden bunu meşrulaştırma yoluna gittiği de pekâla söylenebilir. Ama bunun da karşılığı yok. Çünkü Fidan bunu söyledikten sonra ne oldu, rapor çıktı. Raporu çıkaran TBMM, Hakan Fidan da Dışişleri Bakanı. İkisi arasındaki çelişki iki şekilde yorumlanabilir: Bir, Türkiye bu süreçte samimi değil; iki, kendi aralarında bir çekişme var.
Açıkçası söylediğim gibi, kazanımların tümüyle tasfiyesinin stratejik hedef olduğu konusunda bir şüphem yok. Süreçmiş, barışmış ya da savaşmış, bunlar hep bu stratejik hedef doğrultusunda imkânların test edildiği ve ona göre pozisyonların yeniden belirlendiği araçlar. Yoksa kendi başına barışın bir stratejik hedef olmadığı kanaatindeyim.
Mesele raporun nasıl hayata geçirileceği
-O halde bu çerçevede son soru olarak Türkiye’nin sürecini soralım. Geçtiğimiz yıl yaptığımız söyleşide süreç için “çözümsüzlüğün şiddetten arındırılması” yorumunu yapmıştınız. Erdoğan ve Bahçeli’nin, “Suriye’deki yeni durum ‘Terörsüz Türkiye’nin üzerindeki yükü de hafifletmiştir” şeklinde işaret ettiği Rojava’nın yeni durumunun sürece sağlayacağı etki için ne söylersiniz? Türkiye’deki süreç nasıl ilerleyecek, neler beklenmeli?
Retorik neydi, çözüm için silahların bırakılması, değil mi? Hatırlattığınız üzere ben buna “çözümsüzlüğün şiddetten arındırılması” demiştim. Abdullah Öcalan son görüşmede 18 Şubat’ta ilettiği mesajda diyor ki, “terörü tasfiye mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder.” Bana göre Öcalan’ın mesajı, Meclisin yayınladığı raporun bir ek belgesidir.
-Oy çokluğu ile kabul edilen komisyon raporunu nasıl buldunuz?
Raporla ilgili çok ciddi sorunlar var. Rapor, Kürt sorunu konusunda bugüne kadar retçi ve asimilasyoncu politikalar da dahil, hakka, hukuka ve demokrasiye aykırı hayata geçirdiği tüm politikaları temize çeken bir içerikle yazılmış ve sadece silahsızlanmayı garanti altına alacak yol, yöntem ve mekanizmalara odaklanmış. 7. bölümdeki demokrasi adına yapılacaklar da iktidar çoğunluğunu oluşturduğu Meclis eliyle AKP hükümetinin hukuksuzluğunun tescili niteliğindedir. Ve bunun Kürt sorununun çözümüyle de ilgisi yoktur. Bu konuda en son söyleyeceğim, yine Öcalan’ın mesajıyla ilgili. Bence 27 Şubat çağrısının muhatabı PKK idi. Öcalan’ın 18 Şubat mesajının muhatabı ise devlet. Öcalan açıkça diyor ki, “raporun içeriği ve çerçevesiyle süreç yürütülecek olursa, önümüzdeki şey çözüm değil, çözümsüzlüktür.”
-Ama kabul edildi…
Kabul edildi ama mesele, nasıl hayata geçirileceği. Bu mekanizma için ayrı bir komisyon mu oluşturulacak yoksa komisyonun süresi mi uzatılacak? SDG’nin silahsızlanması meselesi AKP ve MHP raporlarında ön şarttı hatırlarsınız, Erdoğan ve Bahçeli’nin açıklamalarına bakılırsa bu şart karşılanmış durumda. Fakat şimdi silahların bırakılmasıyla ilgili yeni bir şart koyuyorlar: Teyit ve tespit. Soru şu, teyit ve tespit yapıldıktan sonra mı yasal düzenlemeler yapılacak, yoksa yasal düzenleme yapıldıktan sonra mı? Öcalan’ın mesajından anladığım ikincisinin olması gerekiyor. Eğer yine arabayı atın önüne koymaya kalkarlarsa Öcalan bence açıkça söylüyor, “O zaman bence ortada çözüm değil çözümsüzlük vardır. Biz bugüne kadar yapacağımız yaptık, sıra sende. Yaparsan çözüm olur, yapmazsan bu çözümsüzlüktür” diyor.
İlişkiler hak değil güç üzerinden belirleniyor
-Gidişat ne gösteriyor?
Zamanın ruhu ve Ortadoğu ölçeğinde olmakta olana karşı aktörlerin yapabileceklerini belirleyen tek kriter var ve bu hak değil. Bugün Kürtlerin içinde bulunduğu mücadele hak mücadelesi değil, bu bir güç mücadelesi. Bu sadece Kürtler için değil, bütün dünyada ilişkiler hak hukuk üzerinden, uluslararası norm üzerinden belirlenmiyor, gücün üzerinden belirleniyor. Kürtler bakımından Rojava’da gücün sınırları nasıl test edildiyse, süreç bağlamında da bence Öcalan’ın mesajı o gücün sınırlarının neresi olduğuna dair bir test imkânı veriyor.
Evet, Türkiye kendini bağlayan tek bir adım atmadı ve hiç kuşkusuz Türkiye ve Kürtlerin gücü karşılaştırıldığında, Türkiye daha avantajlı durumda ama bu demek değildir ki Kürtler de tümüyle teslimiyet pozisyonunda. Bunun böyle olmadığını Rojava’da anladık.
-Peki, süreç geldiği aşamadan geri döner mi? Masa metaforuyla söylersek, masanın devrilme olasılığı var mı?
Türkiye ile Kürtler arasındaki savaş da barış da sadece Türkiye ve Kürtlerden ibaret değildir. Barışı da savaşı da öyle düşünmek gerekir. O nedenle bunu sadece Türkiye ve Kürtlerin alacağı pozisyonlara odaklanarak, geleceğe dönük bir tahmin benim yapmayacağım bir şey. Çünkü bu, işin doğasına ve ruhuna aykırı bir durum.
