UYGUR ORHAN

Aylarca kar altında kalan buğday tanesinin yolculuğu, dönüp dolaşacağı şu ‘Buğda Meydanı’nda bitiyor. Yeni başlangıçlara evrilerek…
Halkın belleğindeki gibi, biçimsel olarak üç beş kerpiç duvarlı bir çarşı değil burası. Kadim uygarlıkların gelip geçtiği, silinmez izler bırakan Harput’un aşağısındaki ovaya (bugünkü Elazığ) dizilmiş alış veriş dükkanlarıyla bir şiir gibi. Şiir dediysem öyle romantik duyarlılıklar değil! Yokluklar coğrafyası, zulümle de içiçe geçmiş yaşamlar…
Arpa buğda(y) veriyorsun, sabun ve kumaşlık elbise alıyorsun. Daha nicesi… Ne güzel, para yok, mal değiş tokuşu var. Ama bir de bir rençberin alın teri, kır emekçisinin sunması var orta yere… Uzak köylerden, yayan yapıldak bir yolculukla. İhtiyaçlardır ki keşfin anası, ‘Buğda Meydanı’nı doğurmuştur bura yerleşkesinde. Hangisini anlatsa sözcüklerim; oraya yerleşik taş ustasının çeşmeye aslan maskı yapışını mı, eskil çağların kokusunu taşıyan tarih ve kumaş ve sabun ve zahire çuvallarını mı?..
Şimdi dizim dizim dizilmiş hububatçı dükkanları, sıralanmış mercimek, nohut, barbunya, lovik, yarma çuvalları, sağlı sollu istiflenmiş hararlar…
İster Paleolitik çağın buluntu denizinden bir parça ya da Göbeklitepe’yle bağlantılı ilk yerleşim yerleriyle bir öngörü oluşturun buraya dair, şu gerçek ki iyi kötü, acı tatlı nice şeye tanıklık etmiştir Buğda Meydanı. Çocukluğumuzun merceğiyle bakarsak kuş yemi aldığımız zahire meydanı ya da arka tarafında şimdi Saray Camiinin olduğu yerde bir mapushane…
Şirket Hanı da denir öncesinde… Osmanlı dönemi, Harput’tan kopuş yılları ve yeni bir kent kurulmasının ön etütleri… Bu döneme denk geliyor Buğda Meydanı. Üretim ve ticaret yolunun bileşeni bir han. 19 yüzyıl ekonomisiyle yeni bir mezranın oluşum sürecinin de ihtiyacı…

Dört dilden ticaret
Osmanlı döneminde bu han ve tecimsel ilişkilerin en güçlü zinciri Ermenilerin elindeydi. 1915’te Ermenilerin tehciri ve eritilmesinden sonra Ermenilerin bu alandaki boşluğunu daha çok Alevi köylerden gelenler doldurur. Kentin ticari ağırlığı yani hanlar, fırınlar ve lokantalar çoğunlukla Alevi köyleri olan Mığı, Koruk, Sün, vb. yerlerden gelen kır emekçilerine geçti. Sonrasında Dersim ve Hozat köylülerinin de görece varlığı oluştu. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş politikalarıyla zamandaş bir süreç bu. Özellikle Mığı, ova köyleri içinde yoğun hububat üreten bir köy olup merkeze de çok yakındır; dolayısıyla buranın ticari bir mekân olmasını hızlandırmakta özel bir rolü olmuştur.
Bu handaki esnaf, Osmanlı döneminde en az dört dil biliyor ve konuşuyordu: Türkçe, Ermenice, Zazaca ve Kürtçe… Ticaret dört dille de gerçekleşebiliyordu. Esnaf, işinin gereği, bu dört dili de bilmek zorundaydı. Ermenice gazete ve dergi çıkarılıp dağıtılan bir işyeri de vardı. Ülkenin ve bölgenin çok dilli yapısı bu iş hanına belirgin şekilde yansıyordu.
Sen meydanları hatırla!
M.Ö. 200O’li yılların Hurrilerinden Hititlere, Urartulardan Selçuklulara kadar uzayan Harput’un çok uzun ve tarihsel serüveni içinde, Buğda Meydanının öyküsü yakın ve kısa bir zaman kesitini içerir. Bir insan ömrü açısından ise epeyce uzun bir süre… Öyle ya da böyle, kentin hafızasında yer edinmiş bir mekân. Kimbilir, “Arpa ektim biçemedim/sular savuk içemedim…” diye türkü çığıran rençber köylü, dinlenmek için buradaki çeşmeden su içip bir nefeslik kaval çalmıştır. Belki de bir gül işlemeli mendil almıştır köydeki yavuklusuna ya da kumaşlık elbise kızlarına, gelinlerine… Bir uzun hava gibi katar katar, bu handa soluklanan göçerler, hamallar ordusu, köylüler…
Bu özel ve özgün yerleşkenin tanıklık ettiği darağaçları da vardır. Seyyit Rıza ve yaşı büyütülerek asılan oğlu Reşîk Hüseyin de içinde olmak üzere asılan arkadaşları… Savunman yok, duruşma yok, yargı yok… Ay buluta giriyor, sehpalara vuran araba farları, bir celladın suratı. Ve meydanın ıssız duvarlarında çınlayan 78 yaşındaki Seyit’in son sözleri: “Ayıptır, günahtır, cinayettir!” Kör, sağır ve lal bir zamanda yalan neydi, hile neydi, kim sorar, kim sorgular! Bugüne kadar yeni biçimler kazanarak hep hayatımıza eşlik etmiş olan bu ayıplar korosunun tanığı oldu Buğda Meydanı. Kuşlar ölür öldürülür, sen meydanları hatırla!
‘Taşçı Enver’in hatırasına…
Tarihi Han yüzyıllar içinde nelere tanık olmamıştır ki. Taşçı Enver’den söz edelim biraz da. Bu taş ustasının nerede doğduğu bilinmezken darmaduman edilen Harput’un kadim karakterlerinden biri olsa gerek. Çünkü meydanın ortasındaki çeşmenin aslan masklı figürü bu usta tarafından yapılmıştır, anlatılana göre. Çeşmenin yanındaki dut ağacının dibini bir açık hava atölyesi gibi hayal ediniz. Mezar taşından tutun da dam aktarırken kullandığımız loğ ya da taştan figürler, kabartmalar, yılan motifli kenar süsleri için işleyen bir madırga… Taşçı Enver ustanın eseriydi yakın zamana kadar çeşmenin üzerinde bulunan ve ama bir şekilde ‘kaybolmuş’ aslan masklı figür. Son temsilcisiydi belki taş ustalığının. Cebinden çıkarıp okuduğu İncil ve nice inanç edimleri. Demiştik ya yukarıda; bir sepet üzüm, bir çuval ceviz karşılığında bir mezar taşı mesela… Nasıl da alçakgönüllü bir ruh, nasıl da kül elenmemiş, pazarlıksız bir dervişane ustalık…
Harput, “ver veran” olduktan sonra, tarım arazilerine gelip yerleştikten sonra yöre halkı, Elazığ’ın kent mimarisi de 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra biçimlenmeye başlamıştır. İlk kurulan ticari mekân durumunda Buğda Meydanı. Ama ben asıl orada yaşananların önemli olduğunu düşünürüm. Bu mekânın da gelecek kuşaklara buğday başağı tutan köylü kadın heykeliyle birlikte devredilmesinden yanayım. Böylesi mekânların korunup sahiplenilmesinde elbette halkın sorumluluğu önemli ama bugünkü koşullarda yerel yönetimlerin ve kamunun sorumluluğu çok daha büyük.
Son deyişte; “dağılmış pazar yerlerine benziyor memleket” diyor ya şiirinde Edip Cansever; dağılmış pazar yerlerinden olmasın Buğda Meydanı. Yine güvercinler gelip konsun Enver Usta’nın çeşmesine…
