SDG’nin öngöremedikleri ve Kürtlerin arka plan diplomasisi[1]

FAİK BULUT

Bizim, İbrahim Hamidi’den alıntılayıp özetini sunacağımız değerlendirmesi sübjektif ve tarafgir olmasına rağmen yine de önemli bazı olgularla gerçeklere işaret etmesi açısından okunmaya değerdir. Zira Riyad, Doha, Londra, Ankara ve Şam hükümetlerinin siyasi-güvenlik bürokrasisinin kulislerini iyi bilmektedir. Yani kişisel görüşleri olmaktan ziyade bölgedeki genel bakış açısını yansıtmaktadır:   

“SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) denetimindeki toprakların kaybedilmesi son haftalardaki hızlı gelişmelerin sonucu değil; örgüt önderliğinin uzun zamandan beri yaptığı yanlış hesaplardan ötürüdür.

Olup bitenler şunu gösterdi: Sorun sadece güç dengesinin değişmesinden kaynaklanmadı; tersine, Suriye’de derin dönüşümleri, bölgesel hesapların yer değiştirmesini ve uluslararası güçler ile müttefiklerin SDG’ye yönelik yükümlülüklerin sınırlarının iyi okunamaması da hareketin gerilemesinde önemli rol oynadı.

Örgüt, stratejisini birkaç noktaya dayandırdı: Zaman kendi lehimize işleyecektir; merkezi hükümet zaten zayıftır; uluslararası ortak bölünmüştür; Amerika’nın Kürtleri himayesi sabit ve devamlıdır.

Gelgelelim 2025 sonu itibarıyla bölgedeki denklemlerin ani değişimi, bu hesap ve varsayımları aşamalı olarak boşa çıkarttı; 2026 yılı başında ise yanlış stratejiyi hepten çökertti.

Özetle SDG’nin oynadığı bahsin dört ayağı vardı:

1. Ahmed Şara’nın başarısız olacağı bahsi:

SDG, 2024 yılı sonunda Bişar Esat rejiminin düşüşünü izleyen zaman dilimini “karmaşık, kaotik, şaşkınlık aşaması” olarak niteledi. Buradan hareketle siyasi geçiş sürecinde yeni rejimin uluslararası alanda tecrit olacağını, iç çekişmelerden ötürü yıpranacağını ve HTŞ çatısı altındaki fraksiyonlar arasındaki çatışmaların başlayacağını hesaplayarak tecrit olmuş, yıpranmış ve zayıf merkezi hükümetle masaya oturmadan, adını koyup duyurmadan Özerk Yönetim’in tahkim edilmesi için yoğun çaba harcadı.

Arap Alevilerin yaşadıkları Lazkiye-Tartus gibi sahil bölgelerindeki silahlı çatışmalar, vur-kaç taktikleri, Esat ordusundan geriye kalmış bazı unsurların dağda bayırda dolaşmaları, arada bir HTŞ cihatçılarına pusu kurmaları veya Alevi sivillere yönelik kitlesel katliamlara misilleme olarak hükümete ait bazı jandarma/ polis merkezlerine baskın yapmaları, hükümet karşıtı Dürzilerin bazen İsrail’in yöredeki varlığından cesaret alarak silahlı çatışmaları da merkezi hükümetin tecritte, yıpranmakta ve bölünmekte olduğu yolunda bir izlenim yarattı.

Böylece SDG, bu gelişmelerin kendisi açısından fırsat olduğu kanısına varmış oldu. İlaveten Özerk Yönetim modelinin salt kendi denetimindeki bölgede değil, aynı zamanda diri azınlıkların yaşadığı Lazkiye-Tartus (Aleviler), Suveyde (Dürzi), Halep-Humus-Hama-Şam güzergâhı (Hristiyan, İsmaili, Ermeni, Süryani, Asuri ve Yezdî-FB) için de geçerli olabileceğini savladı. Neticede Suriye’nin geleceğinin inşa edilmesinde ortaklaşmanın şart olduğunda ısrar etti.

Bu bahis, yeni Şam rejiminin maceraya atılmak yerine pragmatizmi esas aldığı gerçeğini göremedi veya görmezlikten geldi. Oysa o sırada yeni iktidar, uluslararası kanalları açmak suretiyle (Makale sahibi bunu yazmıyor ama biz işaret edelim: Büyük oranda Suudi-Türkiye ortak çabasıyla bu kanallar açılabilmiş; Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri de desteklemişti-FB) bölge hakkındaki güvenlik ve istikrar alanında ortaklaşabileceğini ve bilhassa IŞİD ile mücadelesinde ABD’nin kendisine taraf olacağını açıklamıştı.

İşte bu girişim/dönüşüm, Şam’a bedava bir meşruluk kazandırmanın ötesinde, SDG’nin siyasi alanda oynadığı bahsin sınırlarını belirledi ve manevra sahasını daralttı. Özerk Yönetim denetimindeki yörelerde (özellikle Rakka-Deyrizor hattındaki Arap aşiretleriyle diğer topluluklar arasındaki-FB) nüfuzunun ve dışarıdaki kredisinin azalmasına yol açtı.

2. Askeri üstünlük ve kuvvet bahsi:

SDG dayandığı öz gücünü takdir hususunda da yanıldı. Bünyesindeki askeri ve emniyet güçlerinin rolünü abarttı. Amerikan silahı ile örgütün benimsediği öğretinin (fikriyatın/ideolojinin) kendine büyük avantajlar sağlayacağını ve dolayısıyla denetleme ve caydırma gücü sayesinde mevcut dengeleri uzun süreli koruyabileceğini varsaydı.

Ancak önemli bir noktayı algılayamadı/bilmezlikten geldi: Bölgenin demografik ve toplumsal yapısı. Yöredeki denklemin bir yanını teşkil eden Arap aşiretleri, Esat rejimi zamanında SDG’den ayrılma hususunda tereddütlüydüler. Bu yüzdendir ki SDG idaresi zamanında toplumsal himaye rolünü üstlenmiş oldu. Durum böyleyken (arada bir Özerk Yönetim ile aralarında çıkan ihtilaf ve çekişmelere rağmen-FB) SDG denetimine/yönetimine âsi olup ona silah çekmeye değer bir gerekçe bulamadılar. Yine de bazı aşiretler, ötelenip kenara itildiklerini hissetti, bir kısmı ise ekonomik ve güvenlik politikası kıskacında kaldılar. Diğerleri ise değişim/dönüşümü erkence fark ederek kaybedecek olanın mevziisine hiç girmediler. Tam da bu nedenle SDG’nin bahse girdiği askeri üstünlük denklemi kendi aleyhine dönerek güç olmaktan çok yük olmaya başladı. Fırat’ın doğusunda Arapların yaşadığı bölgelerdeki mevziler birbiri peşi sıra beklenmedik hızla düştüler.

3. Bölgesel güç bahsi:

SDG, bölgedeki bir güce, İsrail’e oynadı. Onlara göre İsrail yönetimi Suriye denetimindeki topraklara girerek nüfuz alanını genişletmek suretiyle, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmelere müdahale edecek ve bölgedeki kartları yeniden karıştırıp süreci durduracaktı. SDG önderleri, İsrail’in ilettiği bu mesajlara bel bağladılar. Gelgelelim İsrail, (SDG lehine) müdahalede bulunmadı.

Zaten İsrail hiçbir zaman yereldeki geçici denklem ve düzenlemeleri koruyup kollama niyetinde olmadı. Zira onun asıl önceliği kendi millî güvenliği için büyük stratejik tehditlere karşı koymaktır. Nitekim Paris’teki İsrail-Suriye toplantısı ABD gözetiminde ve Türkiye’nin katkısıyla gerçekleşti. Neticede görüşen iki taraf uzlaşıya vararak SDG yönetiminin İsrail bahsini boşa çıkarmış oldu.

Burada bir not düşmek zorundayım:

SDG-İsrail ilişkisinin maddi ve somut bir zemininin olmadığını işin erbabı olan-olmayan herkes bilir. Ancak başta Türkiye olmak üzere Şam yönetimi ile Arap ülkeleri “SDG-İsrail bağlantısı” iddiasını aleyhte bir kampanyaya çevirip Kürt hareketini itibarsızlaştırmak, Arap kamuoyu ve Suriye’deki aşiretleri yanıltarak Özerk Yönetim’in zeminini zayıflatmak amacıyla kullanmışlardır.

Kürt-İsrail irtibatı iddiası, kaba şekliyle Arap dünyasının Ortaçağ’daki Yahudi düşmanlığından kalma bir miras gibidir. Modern zamanlarda ise Arap milliyetçi ve mukaddesatçılarının İngiliz düşmanlığı ile Hitler sempatisinin ürünüdür. Mişel Eflak’ın teorisini yapıp millî öğreti hâline getirdiği bu politika, Irak ve Suriye’deki Baas milliyetçilerinin sistematik icadı olarak kitlelere benimsetilmiş; millî politikalarının temel dayanağı hâline getirilmiştir.

Ödünç alıp kullananlar ise şöyle sıralanabilir: Mevcut Şam yönetimi, panarabist fanatikler, radikal cihatçılar, Türkiye ve İran. Bilhassa Ankara’daki iktidar Kürt-İsrail irtibatı iddiasını milliyetçi/mukaddesatçı kesimlere aşılamaktan geri durmuyor. Son zamanlarda aralarına dogmatik Kemalistler de katılıp bu teze katkı sağlıyorlar.

SDG’nin İsrail’den gelen mesajları ciddiye alıp almadığına ilişkin elimde somut veri bulunmuyor. Eğer İsrail’in muhtemel bir müdahalesi ve aktif yardımından medet ummuşlarsa fena hâlde yanıldıkları ortada.

4. ABD’ye itimat bahsi:

SDG, yıllar yılı ABD’nin bölgedeki askerî-siyasi varlığını kendisi için uzun erimli bir müttefik ve güvence olarak görmeyi sürdürdü. Ancak tecrübe gösterdi ki Amerikan politikası yerel müttefik veya dostlara vefalı olma/kalma prensibine prim vermemektedir. Tam tersine ABD, bulunduğu yöredeki ortama göre değişen maliyet ve çıkar hesaplarına dayanır.

Bilinmesi gerekir ki Trump ilk iktidar döneminden bugüne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın has dostudur. (Onun ricası üzerine 2017-2019 yıllarında da Erdoğan’ın ricası üzerine askerlerini Rojava’dan çekmiş ve Türkiye’nin askeri müdahale-operasyon yolunu açmıştır. Ayrıca Trump, bildiğini okuyan Netanyahu’nun arkasından hiç çekilmediği gibi İsrail Başbakanının, Halep’in iki mahallesindeki Kürtlere yönelik operasyona suskun kalmasını da sağlamıştır.-F.B.)

Amerika’nın vefa yerine çıkar ve maliyet odaklı politikasına dönersek, şunu görürüz: Trump fikirlerini hiç gizlemedi ve Özel Temsilcisi Tom Barrack aracılığıyla ‘Kürtlerin Suriye’deki yeni merkezi devletin bünyesinde entegre olmasını’ istedi. Üstelik ‘SDG’nin IŞİD ile mücadele devrinin kapandığını, bu görevin Şam hükümetine tevdi edileceğini’ de belirtmiş oldu.”

İbrahim Hamidi’nin SDG’nin kusurları hakkındaki eleştirisi burada bitiyor. Yazının geri kalan kısmı ise Şara yönetimindeki Suriye’nin geleceğine dair öngörüye ayrılmış; şöyle ki:

“ABD’nin Suriye’deki askerî varlığı uzun sürmeyecekmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla örgütün Suriye bünyesinde entegrasyonu tamamlandığında bile Şam hükümetinin yolunun tamamen açık olduğu söylenemez. Zira onu da bekleyen birkaç tehlike bulunuyor:

  • Militanlarının son günlerde toplama kampları ve cezaevlerinden firarlarına dair raporlara göre IŞİD’in canlanıp geri dönmesi ihtimali.
  • Bazı Kürt yörelerinde PKK ve YPG güçlerinin Kürt yoğunluklu bölgelerde birleşip harekete geçme ihtimali ki, Türkiye’yi de ilgilendirmesi nedeniyle böyle bir hadise içeride ve bölge çapında son derece kritik gelişmelere yol olacaktır.
  • Arap aşiretleriyle bazı Kürt çevreleri arasında yaşanması muhtemel intikamcı çatışmalar. Malum, 14 yıl boyunca SDG denetimindeki bölgelerde Kürtlerin hükmü ve sözü daha geçerli durumdaydı. Bu durum da zaman zaman Araplar ile Kürtler arasında kinlenme ve öfkelenme gibi duyguların yol açtığı pratik gerginliklere yol açabiliyordu. Şimdi ortam değişti. Aşiret bölgelerinde imtiyazlı ve üstün bir konuma gelen Araplar, misilleme yapabilirler.
  • HTŞ militanlarının sahadaki hak ve kural ihlalleri. SDG’den geri alınan bölgelerde HTŞ bağlantılı savaşçılar, kendileri için belirlenen sınırlara ve savaş kurallarına uymayabilirler.

Bunların bir an önce dizginlenip önlenmesi şarttır. Yönetim açısından başarının kalıcı olması sadece ele geçirip hükmetmeye değil; kontrol altına alınan bölgelerde kanunu hakkıyla uygulayıp kaosu önlemeye de bağlıdır. Yani çatışma sonrası süreçte güven verici icraatları gerçekleştirmektir. Muhtemel bir ‘Kürt başkaldırısı’, Şam yönetiminin istemediği bir şeydir. Böyle bir isyanın bölgede uzantıları ve yansımaları olabilir ki, bu da kapsamlı bir etnik çatışma yoluyla eski yaraların yeniden deşilmesi anlamına gelir.

Son haftalardaki gelişmeler şunu gösteriyor: SDG’nin sonu veya bu dosyanın kapanması değil, siyasi bahislerin tümüyle biteceği bir merhaleye girilmiştir. Coğrafyanın sağlam, dış güçlerin sabit (yahut devamlı), içerideki zor kullanarak yönetme varsayımının geçersiz olduğu ortaya çıkmıştır.

Suriye, yeni bir gelişme aşamasındadır ki, burada kayganlık söz konusudur ve kesin garanti yoktur. Dolayısıyla gelişmeleri dünkü zihniyetle okuyanlar sadece askeri bozgun nedeniyle değil, yanlış/kötü siyasi öngörüleri nedeniyle denklemin dışında kalırlar.”

(…)

Diplomasi faaliyetleri sadece devletler düzeyinde kalmamalıdır. Her bir Kürt yaşadığı ülkenin dilini kullanarak bir diplomat gibi evinden hareket edebilir. Hazırlanan videolara mutlaka yabancı dilde altyazı eklenmelidir.

Ankara ile Şam hükümeti sonradan “çizdim ama oynamıyorum” diyerek veya çeşitli siyasi manevralarla içini boşaltmadıkları müddetçe, 30 Ocak’ta varılan SDG-Şam anlaşması Kürtlerin elde ettiği kazanımların uluslararası camiada ve ilgili devletler nezdinde hem resmiyet hem de meşruluk kazanması açısından yaşamsal bir husustur. Bunu farklı Kürt siyasi partileri, önderleri, simaları, politikacıları da teyit etmekteler.


[1] https://www.indyturk.com/node/772138/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/sdg%E2%80%99nin-%C3%B6ng%C3%B6remedikleri-ve-k%C3%BCrtlerin-arka-plan-diplomasisi (Yayınlanma Tarihi: 31 Ocak 2026)