RECEP MARAŞLI

20 Kasım 2024 günü Berlin’de, Adnan Çelik ve İz Öztat’ın düzenlediği “Kürdistan Şiirinde Şiddet ve Direnişin Etkilediği Politik Tahayyüller” başlıklı bir atölye çalışması yapıldı. Bu amaçla Ergin Opergin’in çevirileriyle 22 şair ve 22 şirinin Kürtçe, İngilizce ve Türkçe çevirilerinin birlikte yer aldığı büyük boy 35 sayfalık bir seçki kitapçığı hazırlanmıştı. Seçkide Kürtçe yazan Cegerxwîn, Rojen Barnas, Şêrko Bêkes, Yıldız Çakar gibi şairlerin yanı sıra; Türkçe yazan, Ahmed Arif, Orhan Kotan, Kemal Burkay ve Recep Maraşlı’nın; Ukraynaca’dan Vasyl Simenenko, İngilizce’den Alan Ward gibi yazarların şiirleri yer almıştı. Tüm şiirler Kürtçe, Türkçe ve İngilizceye çevrilmişti.
Çalışmada kullanılan “Kürdistan Şiiri” kavramı bana çok doğru geldiği için hem seçkinin hazırlanmasına hem de atölye çalışmasına katkıda bulunmaya çalıştım.
Çelik ve Öztat, kendilerini “Kürdistan Şiiri” ifadesine yönelten asıl nedenin, seçkinin en temelde Kürdistan’a dair yazılmış Kürtçe, Türkçe, Oksitanca ve Ukraynaca şiirler içermesi olduğunu belirtiyorlar. Bu şiirlerin üç dilde birlikte okumayı mümkün kılan çeviriler sayesinde, “Kürtçedeki şiirsel imgelemleri, Kürdistan’a dair ve Kürdistan’dan doğru enternasyonal dayanışma ufkunu; inkâr, baskı, şiddet ve direnişin şiirdeki dolayımlarını; Kürtçenin maruz bırakıldığı inkâr, yasak ve kriminalizasyonu; bazı Kürt şairlerin niye Kürtçe yazdığını ve anadilde mümkün olup çeviride kaybolanları tartışmayı umuyoruz.” [1] demekteler.
Atölye çalışmasında katılımcılarla da tartıştığımız konulardan biri; Türkçe yazdıkları için “Kürt şiiri, Kürt edebiyatı” içinde sayılmayan ama Kürt toplumunun tarihsel hafızasını, acılarını, politik taleplerini ve ulusal demokratik mücadelesini şiir ve edebiyat yoluyla dile getirdikleri için de Türk edebiyatına da dahil edilmek istenmeyen şair ve yazarların durumuydu. Bu yazarlar Türkçe yazmışlardı ancak yazdıkları metinler ne tematik ne de zihniyet dünyası bakımından “Türk edebiyatı”nın egemen anlatısına uymuyor. Ortaya çıkan tablo, edebî değeri yüksek metinlerin, tam da politik ve kültürel anlamları nedeniyle, iki edebiyatın da kenarında bırakılması oluyor.
Türkçe yazan, ancak Kürt toplumunun tarihsel deneyimini, ulusal sorununu ve sömürgecilik koşullarında şekillenmiş kolektif duyarlılıklarını şiir ve edebiyat yoluyla ifade eden yazarlar, Türkiye edebiyat tarihinde hâlâ kavramsal olarak “yerli yerine oturtulmamış” bir alanı temsil ediyor. Sorun, bu açıdan yalnızca edebî değil, teorik bir sorun alanının da merkezinde duruyor.
Soralım; Ahmed Arif, Orhan Kotan, Yaşar Kemal veya Kemal Burkay gibi isimler ‘Kürt edebiyatı’nın mı, yoksa ‘Türk edebiyatı’nın mı içindedirler?
Bu sorunun kolay cevapları olabilir…
Bu yazıda karşılaştırmalı örneklerle farklı cevapları aramaya çalışacağım. Bu durum, basit bir sınıflandırma sorunu değil, dil ile edebî aidiyet arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu sorusuyla bağlantılı.
Dil merkezli edebiyat tanımının sınırları
Modern edebiyat tarihi yazımı, büyük ölçüde dil temelli bir sınıflandırmaya dayanıyor. Ulus-devletlerin edebiyat anlayışı büyük ölçüde dil merkezlidir. Bu yaklaşımda edebî aidiyet, kullanılan yazı diliyle özdeşleştirilir. Yazı dilini, edebiyatın ulusal kimliğini belirleyen temel ölçüt olarak kabul eden bu yaklaşım, tarihsel olarak “normal” koşullarda gelişmiş ulusal edebiyatlar için belirli bir açıklayıcılığa sahip olsa da sömürgecilik, asimilasyon, dil yasağı ve zorunlu dil kaybı gibi süreçlerden geçmiş toplumlar açısından epeyce sorunludur.
Kürtler gibi sömürge uluslar söz konusu olduğunda, anadilde yazamama durumu bireysel bir tercih değil, tarihsel ve siyasal bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla “Kürtçe yazmadıkları için Kürt şairi değiller” biçimindeki dil merkezli yaklaşım, edebiyatı tarihsel bağlamından, toplumsal gerçekliğinden koparmak anlamına gelir.
Değerlendirmelerde hatırda tutmamız gereken bir gerçeklik de, tıpkı İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce gibi Türkçenin de “emperyal bir dil” olduğudur. Osmanlı yayılmacılığının sınırları içinde Türkçe oldukça yaygın bir kullanım alanı kazandı. Kürtler gibi, Yunanlılar, Ermeniler, Bulgarlar, Asuri-Süryaniler ve Çerkezler arasında da Türkçe yaygın bir dildir. Türkçe bilip konuşmaları onların etnik kimliğini belirlemez. Çeşitli ulus ve etnik topluluklar arasında Türkçenin yaygınlığı “egemen ulus dili” olarak sömürge ve asimilasyon süreçleri yaşandığına tanıklık eder.
Dil, edebiyatın vazgeçilmez bir bileşenidir; ancak tek başına edebî kimliği belirleyen unsur olarak kabul etmek yanlış olur. Toplumsal hafıza, siyasal bağlam, anlatı evreni ve hedeflenen okur kitlesi de en az dil kadar belirleyicidir.
Bu tartışma, yalnızca Kürt edebiyatına özgü değildir. Latin Amerika ve Afrika kökenli edebiyatlar, benzer sorunları çok daha erken dönemlerde tartışmış ve aşmıştır.
Latin Amerika edebiyatı büyük ölçüde İspanyolca ve Portekizce yazılmıştır. Gabriel García Márquez, Pablo Neruda, Julio Cortázar, Borges gibi yazarların hiçbiri ‘İspanyol edebiyatı’ ya da ‘Portekiz edebiyatı’ içinde değerlendirilmez. Çünkü Latin Amerika edebiyatının kurucu deneyimi, dil değil, sömürgecilik sonrası tarihsel bilinçtir. Bu yaklaşım, Angel Rama ve Roberto Fernández Retamar gibi Latin Amerikalı edebiyat kuramcıları tarafından açıkça savunulmuştur.[2] Çünkü edebî aidiyet, kullanılan dilden çok, sömürgecilik deneyimi, coğrafya ve tarihsel bağlam üzerinden tanımlanır.
Postkolonyal kuram, tam da bu noktada, dil ile edebî kimlik arasındaki ilişkinin mekanik biçimde kurulamayacağını vurgular. Edward Said, kültürel üretimin yalnızca dilsel değil, tarihsel ve siyasal bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Benzer biçimde Homi Bhabha, sömürge koşullarında üretilen metinlerin “melez”, “ara” ve “çevirisel” bir nitelik taşıdığını savunur.[3]
Keza Afrikalı-Amerikalı edebiyat bütünüyle İngilizce yazılmıştır; ancak kimse Toni Morrison ya da James Baldwin’i ‘İngiliz edebiyatı’ başlığı altında sınıflandırmaz. Çünkü burada belirleyici olan dil değil, tarihsel deneyimdir. Afrika edebiyatında da benzer bir tartışma yaşanmıştır. Ngũgĩ wa Thiong’o, sömürge dillerinde yazmayı sert biçimde eleştirse de, Afrika edebiyatının bu dillerde yazılmış metinlerle şekillendiği tarihsel gerçeğini inkâr etmez.[4] Chinua Achebe ise, sömürge dilini “Afrika deneyimini anlatmak için dönüştürülmüş bir araç” olarak tanımlar.[5]
Bu örnekler, Kürt edebiyatı açısından şunu gösterir: Egemen dilde yazmak, otomatik olarak egemen edebiyata ait olmak anlamına gelmez.
Ermeni deneyimi
Türkiye’deki Ermeni edebiyatını da karşılaştırmalı bir örnek olarak verebiliriz. Osmanlı Devletinin vatandaşları olarak, 1915 soykırımı ile ülke ve ulus kaybına uğramış olan Ermeni toplumunda tarihten gelen güçlü bir edebiyat geleneği vardı. Özgün bir alfabeye de sahip olan Ermenice; din, tarih, kültür alanında olduğu gibi şiir, roman gibi türlerde de güçlü eserler vermiştir.
Travmatik bir geçmişe sahip olan Ermeni toplumu Cumhuriyet tarihi boyunca kapalı bir cemaat olarak kendi dilsel sınırları içinde yaşadı. Ermenice bilmeyenlerin asla ulaşamayacakları zengin bir kültür ve anlatı dünyasıydı bu.
Her iki dili de ustaca kullanabilen Mıgırdıç Margosyan ister çeviri ister doğrudan Türkçe yazdıklarıyla bu dünyanın kapılarını Türkçe konuşan herkese açmış oldu. Aras Yayınları’nın yayınladığı çeviriler ve nihayet Hrant Dink yönetiminde iki dilli olarak yayınlanan Agosgazetesi Ermeni gerçekliğiyle kültürel, sosyal ve dahası siyasal olarak da güçlü bir empati alanı yarattı.
Bu örnekler, Kürt edebiyatı tartışması için güçlü bir karşılaştırmalı zemin sunar.
Kendi kendisini tercüme etmek…
Burada, ister yazınsal ister sözlü olsun, dilin asıl olarak bir anlatım aracı olduğunu unutmamak önemlidir. Türkçe yazan Kürt yazarların, aslında Kürt anlatı dünyasını, Kürt toplumsal duyarlılıklarını kendi kendilerini Türkçeye tercüme ederek yazdıklarını söyleyebiliriz. Bu, basit bir mecaz değildir. Kültürel çeviri (cultural translation) kavramı, postkolonyal kuramda tam da bu durumu tanımlar.
Etnik ve kültürel olarak melez kimliklerdeki insanların da kendilerini ifade ederken; dil eğitimi, dile hâkimiyet, hangi yazınsal kaynaklarla beslendikleri, hangi kitleyle iletişim kurmak zorunda oldukları gibi koşullar altında bir tür otomatik çeviri biçimiyle yazdıklarını söyleyebiliriz.
Eğer dünya edebiyatı diye bir şeyden söz edilebiliyorsa, bu, büyük ölçüde çeviri sayesinde mümkündür. Dostoyevski, Tolstoy, Dickens ya da Steinbeck’le kurduğumuz duygudaşlık, onların kendi dillerini konuşmamızdan değil, çeviri yoluyla kurulan ortak insanlık deneyiminden kaynaklanır.
Bu bağlamda Ahmed Arif, Orhan Kotan ya da Yaşar Kemal’in Türkçe yazması, aynı zamanda Kürt anlatısını başka toplumsal kesimlerle paylaşmanın bir yolu olmaktadır.
Bu deneyim, Kürt edebiyatı açısından da öğreticidir: Kendi dilinde yazmak kadar, o dili başka dillere açmak da kolektif bir gelecek inşa etmenin parçası olur. Böylesi bir yaklaşım, Kürt edebiyatını daraltmaz; tersine genişletir. Aynı zamanda edebiyatı, kimlikleri duvarlarla ayıran değil, tarihsel deneyimleri ve insanî duyguları birbirine tercüme eden bir alan olarak yeniden düşünmemizi sağlar.

Çok dilli edebiyat
“Çok dilli edebiyat” kavramı burada açıklayıcı bir çerçeve sunabilir. Çok dilli edebiyat, yalnızca birden fazla dilde yazılan metinleri değil; alt metin olarak bastırılmış bir dilin ve kültürel evrenin, egemen bir dil aracılığıyla ifade edilmesini de kapsar.
Toplumlar gibi bireyler de çok dillidir, çok kültürlüdür. Tek uluslu, tek etnik aidiyeti olan, tek dil konuşan, tek bir kültür dünyasına ait olma gibi böyle “tekçi” bir kurgu ve kavrayış ne tarihsel süreç ne de toplumsal gerçekle bağdaşır. Ulus-devlet ideolojisi, bu gerçeği bastırmak için “tek dil-tek kimlik” kurgusunu dayatır; ancak yaşam pratikleri bunu sürekli bozar.
Bir çok yazar, şair, edebiyatçı birden fazla dil ve kültür dünyasına aynı anda sahip olabilir; bu dil ve kültür evreninin ortak şekillendirdiği bir zeminden beslenebilir. Dolayısıyla yazınsal olarak hangi türü ve dili kullanırsa kullansın bir gerçekliği yansıtır. Söz gelimi annesi Türk, babası Kürt; ninesi Ermeni, büyük dedesi Çerkez olan bir kişinin “ana dili” hangisidir? Sonuçta bunların bütününün içinde oluşan, hiçbirine tam ait olmayan ama hepsinden de öğeler barındıran, kişiselleştirilmiş tercihler de barındıran bir kimlik söz konusudur. Egemen ulus diliyle ifade etse de o bir gerçekliğin sesidir. Edebiyat bunu anlatır…
Kolonizatör dilin reddi
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir olgu da egemen ulus dilinin, sömürgeleştirmenin etkili bir aracı olduğu gerçeğidir. Sömürge dilinin kullanımının reddi anti-sömürgeci mücadelenin bir bağlamı olarak görülebilir. Oysa sömürgeciliği sadece “dil” bağlamına oturtmak yanlış bir indirgemecilik olur. Sömürge dilini kullanmayı reddetme biçimindeki Kürt deneyimi, bunun kültürel ve siyasi izolasyonla sonuçlandığını göstermektedir. Yalnız uluslararası değil, kendi ulusunun asimile olmuş en geniş kesimleriyle de iletişiminin koparılması sonucunu vermektedir.
Egemen ulusun “kolonizatör” dilinin açtığı asimilasyon yolu, aynı zamanda “anti-sömürgeci“ bir bilinç taşımanın, kendini onarmanın bir kanalı da olabilir. 1960’lı yıllardan bu yana Kürt ulusal bilinçlenmesinin Türkçe metinler üzerinden gelişip yükseldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bir zaaf değil siyasal gerçekliktir. Afrika’da, Asya’da Latin Amerika’daki birçok ulusal kurtuluş hareketi de aynı yoldan geçmiş; örgütlenmek, mücadele etmek ve dünyayla iletişim kurmak için “egemen ulus” dillerini kullanmak durumunda kalmıştır. Kendi sömürgecisinin dilini reddedip başka sömürgeci hâkim ulusların dilini kullanmak da işin özünü değiştirmez.
Edebiyat sadece şiir, roman, deneme, anı, tiyatro eserleri değildir; siyasal analizler, tarihi ve sosyolojik araştırmalar, bildiriler, çağrılar, manifestolar gibi politik metinler de edebiyatın içinde yer alır.
Türkçe yazan Kürt şair ve yazarları, ne Türk edebiyatının tali bir alt başlığına indirgemek ne de Kürt edebiyatının dışında bırakmak mümkündür.
Bu yazılan koskoca külliyatın da edebiyatta bir yeri olmalı.
Bu yer, ne Türk edebiyatının kenarında bir dipnot ne de Kürt edebiyatının dışında bırakılmış bir ara alandır. Bu yer, Kürt edebiyatının, eşitsiz dil koşulları altında ortaya çıkmış çok dilli, çevirisel ve modern tarihinin içindedir. Bu edebiyatı, Kürt ulusal edebiyatının, sömürgecilik ve asimilasyon koşullarında ortaya çıkmış çok dilli ve çevirisel bir alan olarak düşünmek daha doğru olur.
[1] “Karîgerîya Tundî û Berxwedanê li ser Tesewîrên Siyasî di Helbesta Kurdîstanî de”, “Kürdistan Şiirinde Şiddet ve Direnişin Etkilediği Politik Tahayyüller”, “Political Imaginaries in Poetry from Kurdistan Affected by Violence and Resistance”; Kargeh rêveber /atölye çalışması yürütücüleri / workshop initiated and mediated by; Adnan Çelik, İz Öztat; werger û hevkarî / çeviri ve katkıda bulunan/translation and contributions by: Ergin Opengin; Berlin Artistic research programme; 20.10.2024 /https://kuenstlerischeforschung.berlin/events/political-imaginaries-in-poetry-from-kurdistan-affected-by-violence-and-resistance/
[2] Roberto Fernández Retamar, Caliban and Other Essays, University of Minnesota Press, 1989
[3] Edward Said, Culture and Imperialism, Vintage, 1993.
[4] Ngũgĩ wa Thiong’o, Decolonising the Mind, Heinemann, 1986.
[5] Chinua Achebe, “The African Writer and the English Language”, 1965.
